قَالُوٓا۟ أَنُؤْمِنُ لَكَ وَٱتَّبَعَكَ ٱلْأَرْذَلُونَ · قَالَ وَمَا عِلْمِى بِمَا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ · إِنْ حِسَابُهُمْ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّى ۖ لَوْ تَشْعُرُونَ · وَمَآ أَنَا۠ بِطَارِدِ ٱلْمُؤْمِنِينَ · إِنْ أَنَا۠ إِلَّا نَذِيرٌ مُّبِينٌ
Kālû e-nü'minü leke ve'tteakke'l-erzelûn · Kāle ve mâ ilmî bimâ kânû ya'melûn · İn hisâbühüm illâ alâ rabbî lev teş'urûn · Ve mâ ene bi-târidi'l-mü'minîn · İn ene illâ nezîrun mübîn
"Dediler ki: 'Sana ayaktakımı uymuşken biz sana mı inanacağız?' · Dedi ki: 'Onların ne yaptığına dair benim bir bilgim yok. · Onların hesabı ancak Rabbime aittir — bir anlasanız! · Ben mü'minleri kovacak değilim. · Ben apaçık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim.'"
Kavim, Nûh'un söylediklerini tartışmıyor. Tevhidi, ahireti, elçiliği konuşmuyorlar. İtirazları, kimlerin iman ettiğiyle ilgili.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: sûrede karşı tarafın verdiği beş cevap birbirinden farklıdır ve hiçbirinde bir karşı delil yoktur. Bu, ilk cevaptır ve konusu içeriğin değil, tarafların bileşimidir.
ر-ذ-ل kökü: bir şeyin değersiz, aşağı, işe yaramaz olanı. Erzel — ism-i tafdîl: en aşağı, en değersiz. Kur'an aynı kelimeyi ömrün en düşkün çağı için de kullanır: erzeli'l-umur (Nahl 16/70; Hac 22/5).
Ve kelimenin bir toplumsal karşılığı olduğu, aynı olayın Hûd 11/27'deki anlatımından anlaşılıyor: ve mâ nerâke'ttebeake ille'llezîne hüm erâzilünâ bâdiye'r-re'y — "sana ancak, ilk bakışta [belli olan] ayaktakımımız uydu". Yani itiraz, ekonomik ve toplumsal konuma bakıyor.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum ve Zuhruf 43/31'de kaydedilen itirazla aynı ailedendir: lev lâ nüzzile hâzâ'l-kur'ânü alâ racülin mine'l-karyeteyni azîm — "bu Kur'an iki şehrin büyük bir adamına indirilseydi ya". İki itiraz da mesajı taşıyanların ya da alanların konumunu ölçü yapıyor.
İki yerde de âmene li- kullanılıyor: "sana güvenmek, seni tasdik etmek". Bu, metinden doğrulanabilir bir örtüşmedir. Ve ikisinde de konu, inanılacak şey değil, inanılacak kişidir.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı cümlenin kendisidir: cevap, itirazın dayandığı zemini reddediyor. İtiraz, iman edenlerin niteliğini ölçü yapıyordu; cevap, o ölçünün elçiye ait olmadığını söylüyor.
Ve bir sonraki ayet bunu açıkça bitiriyor: in hisâbühüm illâ alâ rabbî — "hesapları ancak Rabbime aittir".
Ve alâ harf-i cerri kaydedilmelidir: ücret cümlesinde de aynı harf vardı (alâ rabbi'l-âlemîn). İki cümlede de alâ yükümlülüğü Allah'a bağlıyor: ücret de hesap da O'na ait. Bu, metinden doğrulanabilir bir örtüşmedir.
لَوْ تَشْعُرُونَ — "bir anlasanız". ش-ع-ر kökü: ince ve gizli olanı fark etmek. Aynı kökten şi'r (şiir) ve şâir gelir — kelime sûrenin son bölümünde geri dönecek (224). Bu, metinden doğrulanabilir bir tekrardır ve kökün tahlili orada yapılacak.
Ve cümlenin dizimi kaydedilmelidir: mâ … bi- kalıbı. Arapçada olumsuz mâ'nın haberine gelen bâ, olumsuzluğu pekiştirir: "asla kovacak değilim."
Ve nesne kaydedilmelidir: el-mü'minîn — "iman edenler". Kavim onlara el-erzelûn ("ayaktakımı") demişti; Nûh aynı kişileri el-mü'minîn diye adlandırıyor.
Ve Kur'an bu meseleyi başka yerlerde de ele alır: ve lâ tatrudi'llezîne yed'ûne rabbehüm bi'l-ğadâti ve'l-aşiyy (En'âm 6/52) — aynı kök (tatrud), aynı yasak. Ve Abese sûresi bu meselenin bir başka yüzünü işler; Abese'de işlendi.
Ve sûrenin üçüncü ayetiyle bağlanıyor. Kendi okumam olarak kaydediyorum: 26/3'te elçiye "neredeyse kendini helâk edeceksin" denmişti — yani sonuçtan sorumlu olmadığı bildirilmişti. Yüz on beşinci ayette bir başka elçi aynı sınırı kendi ağzıyla söylüyor: "ben yalnız uyarıcıyım."
مُّبِين — sûrede beş kez geçen kelime; tahlili 26/1-2'de yapıldı ve tablolandı. Burada nezîri nitelemesi kaydedilmelidir: uyarı, gizli ya da kapalı değil — açıklayan bir uyarı.