وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَٰذَا ٱلْفَتْحُ إِن كُنتُمْ صَٰدِقِينَ · قُلْ يَوْمَ ٱلْفَتْحِ لَا يَنفَعُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓا۟ إِيمَٰنُهُمْ وَلَا هُمْ يُنظَرُونَ
Ve yekūlûne metâ hâze'l-fethu in küntüm sâdikīn · Kul yevme'l-fethı lâ yenfeu'llezîne keferû îmânühüm ve lâ hüm yunzarûn
"'Doğru söylüyorsanız, bu fetih ne zaman?' diyorlar. De ki: 'Fetih günü, inkâr edenlere imanları fayda vermez ve kendilerine süre de tanınmaz.'"
Kök Fetih'de sûre adı vesilesiyle ayrıntılı çözümlendi (kapalıyı açmak; fettâh, miftâh) ve Fâtır (Melâike) 35/2'de yeftah fiiliyle tekrar geçti. Tekrarlamıyorum.
| Görüş | el-Feth ne |
|---|---|
| 1 | Hüküm, ayırma — kökün "açmak" anlamından: davanın açılıp karara bağlanması. Nitekim fâtih kelimesi Arapçada hâkim için de kullanılır ve fetâhe hükümdür |
| 2 | Azabın gelmesi — o toplulukların başına gelenler gibi bir sonuç |
| 3 | Kıyamet günü — nihaî ayrılma |
Üç görüş de kaynaklarda nakledilir. Tercih dayatmıyorum ve belirli bir tarihî olayla eşitleme kurmuyorum.
Birinci görüşün dil içinden bir dayanağı olduğunu kaydediyorum ve bunu bir gözlem olarak veriyorum: bir önceki blok inne rabbeke hüve yafsılü beynehüm (25) ile bitmişti — ayırma. Ve fetih kelimesinin hüküm anlamı, aynı işi başka bir kökle söyler. Bu, metinden doğrulanabilir bir yakınlıktır — ama bir tercih değildir.
Meâric 70/1'de aynı yapıdaki bir soru işlenmişti (seele sâilün bi-azâbin vâkı') ve orada kaydedilen tespit burada da geçerlidir: soran kişi bir tarih istiyor, ayet bir tarih vermiyor. Oraya dayanıyorum.
Buradaki cevabın biçimi kaydedilmelidir ve doğrulanabilirdir: cevap metâ sorusuna hiç değinmiyor. Soru "ne zaman?" — cevap "o gün ne olacağı."
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı cevabın kuruluşudur: kul yevme'l-fethı lâ yenfeu… — cümle sorunun kelimesini (el-feth) alıp bir zaman zarfına çeviriyor ve üzerine hüküm kuruyor. Yani soru cevaplanmıyor; sorunun kelimesi bir hükmün içine yerleştiriliyor.
لَا يَنفَعُ … إِيمَٰنُهُمْ — ve söylenen şey ağırdır: iman edilmeyeceği değil, edilen imanın o gün fayda vermeyeceği söyleniyor.
Bu, on ikinci ayetle doğrudan bağlantılıdır ve sûre içinde doğrulanabilir bir hattır: orada innâ mûkınûn denmişti — kesin bilgi sahnede kabul edilmişti. Yirmi dokuzuncu ayet aynı şeyin hükmünü veriyor: o vakitteki iman sayılmıyor.
وَلَا هُمْ يُنظَرُونَ — kök ن-ظ-ر, IV. bâbdan meçhul: "kendilerine mühlet verilmez". Kökün "bakmak" ve "mühlet vermek" dalları Duhân 44/59'da tablolanmıştı (nazar / ırtikāb karşılaştırmasında). Oraya dayanıyorum.
Ve kelimenin seçimi kaydedilmeye değer: bir sonraki ayet aynı kökten iki kelimeyle bitiyor — ve'ntazır innehüm müntezırûn. Yani sûrenin son iki ayeti aynı kökü üç kez kullanıyor. Aşağıda tablolanıyor.