خَٰلِدِينَ فِيهَآ أَبَدًا لَّا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا · يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِى ٱلنَّارِ يَقُولُونَ يَٰلَيْتَنَآ أَطَعْنَا ٱللَّهَ وَأَطَعْنَا ٱلرَّسُولَا۠ · وَقَالُوا۟ رَبَّنَآ إِنَّآ أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَآءَنَا فَأَضَلُّونَا ٱلسَّبِيلَا۠ · رَبَّنَآ ءَاتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ ٱلْعَذَابِ وَٱلْعَنْهُمْ لَعْنًا كَبِيرًا
Hâlidîne fîhâ ebedâ, lâ yecidûne veliyyen ve lâ nasîrâ · Yevme tükallebü vücûhühüm fi'n-nâri yekūlûne yâ leytenâ eta'na'llâhe ve eta'ne'r-rasûlâ · Ve kālû rabbenâ innâ eta'nâ sâdetenâ ve küberâenâ fe-edallûne's-sebîlâ · Rabbenâ âtihim dı'feyni mine'l-azâbi ve'l'anhüm la'nen kebîrâ
"Orada ebedî kalacaklar; ne bir dost ne bir yardımcı bulacaklar. · Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, 'Keşke Allah'a itaat etseydik, Resule itaat etseydik' diyecekler. · Ve diyecekler ki: Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik; onlar da bizi yoldan saptırdılar. · Rabbimiz! Onlara azabın iki katını ver ve onları büyük bir lânetle lânetle."
Ve altmış altı-altmış yedinci ayetlerde, o yasağın çiğnenmesinin sonucu bir sahne olarak gösteriliyor.
| Ayet | Kelime | Kime |
|---|---|---|
| 66 | eta'na'llâh | Allah'a (keşke) |
| 66 | eta'ne'r-rasûl | Resule (keşke) |
| 67 | eta'nâ sâdetenâ | Efendilerimize (gerçekte) |
| 67 | ve küberâenâ | Ve büyüklerimize |
Ve kökün "gönüllülük" anlamı — sûrenin ilk ayetinde kaydedilmişti — burada bütün ağırlığıyla işliyor.
Çünkü tâat zorla yapılan bir şey değil. Cümle "bizi zorladılar" demiyor; "biz itaat ettik" diyor. Ve fiilin öznesi kendileri.
Bu, kaydedilmesi gereken bir olgudur ve kendi okumam olarak veriyorum: ayet, konuşanlara bir mazeret cümlesi kurdurtuyor ve o cümle kendi kendini çürütüyor. Suçu başkasına atmak için kurulan cümlenin fiili, kendi üzerlerinde kalıyor.
ق-ل-ب kökü: çevirmek, ters yüz etmek. Ve kalb (yürek) de aynı kökten — çünkü sürekli dönen, hâlden hâle giren şey.
Ve altmış altıncı ayette, aynı kök bir fiil olarak dönüyor: tükallebü vücûhühüm — "yüzleri evrilip çevrilir".
| Ayet | Kelime | Ne |
|---|---|---|
| 4 | kalbeyn | İki kalp — imkânsızlık |
| 10 | el-kulûb | Gırtlağa dayanan yürekler |
| 12 | fî kulûbihim marad | Hastalıklı kalpler |
| 26 | fî kulûbihim er-ru'b | Korkuyla dolan kalpler |
| 32 | fî kalbihî marad | Hastalıklı kalp |
| 51 | mâ fî kulûbiküm | Kalplerdeki |
| 53 | li-kulûbiküm ve kulûbihinn | İki tarafın kalpleri |
| 66 | tükallebü vücûhühüm | Çevrilen yüzler |
Sûre, kalple açtığı kökü yüzle kapatıyor. Ve fiilin edilgen olması kayda değer: tükallebü — çevrilirler, kendileri çevirmiyor.
Kendi okumam olarak kaydediyorum: dördüncü ayet, insanın içinde iki merkez olamayacağını söylemişti. Altmış altıncı ayette, iki yöne birden itaat etmiş olanların yüzleri çevriliyor. Kökün iki ucu arasında bir bağ var ve bu bağ, sûrenin kurucu ilkesine dokunuyor.
سَادَة — tekili سَيِّد. Kök: س-و-د. Efendi, önder. Kelimenin kökü hakkında dilciler ayrılır; bir görüşe göre sevâd (kalabalık, karartı) ile ilgilidir: bir topluluğun başında duran.
İki kelimenin ayrı ayrı sayılması kaydedilmeye değer: biri konum (efendi), öteki saygınlık (büyük). Yani takip edilen iki ayrı sebep var: yetki ve itibar.
Ve bir kayıt daha, STYLE gereği: ayet isim vermiyor. Ve bugün bu ayetten hiçbir kişi ya da grup teşhis edilemez. Ayetin tarif ettiği şey bir ilişki biçimidir: kişinin kendi tercihini bir başkasının konumuna devretmesi.
Bu üç kelimenin sonundaki elif — ez-zunûnâ (10), er-rasûlâ (66), es-sebîlâ (67) — kıraat imamları arasında farklı okunur: bir kısmı hem vasılda hem vakıfta okur, bir kısmı yalnız vakıfta okur, bir kısmı hiç okumaz.
Ve bu üç kelimenin sûrenin üç ayrı yerinde bulunması kayda değer: biri kuşatmanın ortasında, ikisi son sahnede.
| Ayet | Kim için | Neden |
|---|---|---|
| 30 | Peygamber'in eşleri (şart cümlesinde) | Konumun ağırlığı |
| 68 | Saptıranlar | Başkasını saptırmanın ağırlığı |
Aynı ifade, iki farklı sebeple. Ve ikisini birleştiren şey şudur: başkalarını etkileyen konumda olmak.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum; dayanağı ifadenin iki geçişinin de bir konumla ilgili olmasıdır.
Altmış yedinci ayetin cümlesi, insanlık tarihinin en çok tekrarlanan mazeretlerinden biridir: "Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik; onlar bizi saptırdı."
Ve ayet bu mazereti kabul etmiyor. Sebebini de cümlenin kendi fiili söylüyor: eta'nâ — biz itaat ettik.
Sâffât'de benzer bir sahne için kaydedilen tespit burada da geçerlidir: "Bu, bir savunma değil bir eşitlemedir. Karşı taraf 'siz beni saptırdınız' diyordu; cevap 'evet, ama biz de sapmıştık' oluyor. Yani suç kabul ediliyor ama fark ortadan kaldırılmıyor."
Ahzâb'da bir adım daha var: burada karşı tarafın cevabı verilmiyor. Cümle tek taraflı kalıyor ve kendi içinde çürüyor.
Bugüne bakan hâli sade: bir kişinin bir kurumun, bir liderin, bir grubun ardından gitmesi bir tercihtir — ve tercih, ne kadar doğal görünürse görünsün, kişinin kendi fiilidir. Ayet, sorumluluğun devredilebilir olmadığını söylüyor.