وَيَرَى ٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْعِلْمَ ٱلَّذِىٓ أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ هُوَ ٱلْحَقَّ وَيَهْدِىٓ إِلَىٰ صِرَٰطِ ٱلْعَزِيزِ ٱلْحَمِيدِ
Ve yera'llezîne ûtü'l-ilme'llezî ünzile ileyke min rabbike hüve'l-hakka ve yehdî ilâ sırâti'l-azîzi'l-hamîd
"Kendilerine ilim verilenler, sana Rabbinden indirilenin hakkın ta kendisi olduğunu ve onun, üstün ve övgüye lâyık olanın yoluna ilettiğini görürler."
Üçüncü ayette bir söz vardı: kāle'llezîne keferû. Altıncı ayette bir görme var: yera'llezîne ûtü'l-ilm.
| Ayet | Kim | Fiil | Ne yapıyor |
|---|---|---|---|
| 3 | Ellezîne keferû | Kāle — dedi | İddia ediyor |
| 6 | Ellezîne ûtü'l-ilm | Yerâ — görüyor | Teşhis ediyor |
Karşıtlık kaydedilmeye değer ve bunu kendi okumam olarak veriyorum, dayanağı iki fiilin cinsidir: bir taraf konuşuyor, öteki taraf görüyor. Söz ile görme karşı karşıya konmuş. Ve rü'yet burada gözle görme değil, kalple teşhis anlamındadır — Arapçada fiilin bu kullanımı yaygındır.
أُوتُوا۟ ٱلْعِلْمَ — fiil meçhuldür: "kendilerine ilim verilenler". Yani ilim, kazanılan bir şey olarak değil, verilen bir şey olarak anılıyor. Fâtır (Melâike) 35/28'de (innemâ yahşallâhe min ıbâdihi'l-ulemâ) bilenlerle haşyet arasındaki bağ işlenmişti; oraya dayanıyorum ve buradaki farkı kaydediyorum: Fâtır'da bilenler korkuyordu, burada görüyorlar.
Ve ayette kimin kastedildiğine dair daraltıcı bir hüküm kurmuyorum. STYLE gereği: ayetin tarif ettiği bir vasıftır — ilim verilmiş olmak — ve kim o vasfı taşırsa ona dahildir.
صِرَٰطِ ٱلْعَزِيزِ ٱلْحَمِيدِ — ve yolun sahibi iki isimle anılıyor. İkincisi kaydedilmelidir: el-hamîd. Sûre birinci ayette hamd ile açılmıştı; altıncı ayette hamd kökü bir isim olarak geri dönüyor. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir bağdır.