وَمَا يَسْتَوِى ٱلْبَحْرَانِ هَٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَآئِغٌ شَرَابُهُۥ وَهَٰذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ
أُجَاج — Vâkıa 56/70'te (lev neşâü cealnâhü ücâcâ) işlendi; oraya dayanıyorum. Orada bu kelime olabilecek ama olmamış bir durumdu; burada ise fiilen var olan bir gerçeklik olarak anılıyor.
| Yer | Ücâc |
|---|---|
| Vâkıa 56/70 | Olabilirdi — tatlı suyun acı yapılması |
| Fâtır 35/12 | Vardır — iki denizin bir arada bulunması |
İki ayet birlikte okunduğunda, Vâkıa'daki varsayımın uzak bir ihtimal olmadığı görülür. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum.
سَآئِغ — kök س-و-غ: boğazdan kolayca geçmek. Kelime, suyun içilebilirliğini yutma kolaylığı üzerinden tarif ediyor — yani kimyasal bir tarif değil, bedensel bir tecrübe.
وَمِن كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا — "her ikisinden de taze et yersiniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarırsınız."
Kaydedilmeye değer: iki deniz eşit değildir, ama her ikisinden de yarar sağlanır. Ayet eşitsizliği söyledikten sonra ortak faydayı anıyor.