وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ جَآءَتْهُمْ رُسُلُهُم بِٱلْبَيِّنَٰتِ وَبِٱلزُّبُرِ وَبِٱلْكِتَٰبِ ٱلْمُنِيرِ · ثُمَّ أَخَذْتُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ
"Seni yalanlıyorlarsa, onlardan öncekiler de yalanlamıştı: peygamberleri onlara apaçık delillerle, sayfalarla ve aydınlatıcı kitapla gelmişti. Sonra inkâr edenleri yakaladım. Beni inkâr etmenin karşılığı nasıl oldu!"
| Ayet | İfade | Fark |
|---|---|---|
| 4 | Ve in yükezzibûke fe-kad küzzibet rusülün min kablik | Meçhul — peygamberler yalanlandı |
| 25 | Ve in yükezzibûke fe-kad kezzebe'llezîne min kablihim | Malum — öncekiler yalanladı |
Yirmi bir ayet arayla aynı cümle, biri edilgen biri etken. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: birincisi peygamberi teselli ediyor, ikincisi muhatabı sıraya koyuyor. Bakış açısı değişince fiilin çatısı da değişmiş.
ٱلزُّبُر — zebûrun çoğulu: yazılı sayfalar. ز-ب-ر kökü Kamer 54/52'de işlendi (yazmak, taş oymak). Tekrarlamıyorum.
Üç kelimenin sıralanması kaydedilmeye değer: beyyinât (deliller), zübür (sayfalar), kitâbü'l-münîr (aydınlatıcı kitap). Yani gelen şey hem sözlü delil hem yazılı belge olarak anılıyor — ve bu, Ahkāf 46/4'te istenen iki delil türüyle (gözlem ve nakil) örtüşüyor.
نَكِير — kök ن-ك-ر: tanımamak, reddetmek, hoş karşılamamak. Kelime burada "benim inkârım" değil, "benim reddedişimin karşılığı" anlamındadır ve dilciler bunu azabın şiddeti olarak açıklar.