أَفَمَن زُيِّنَ لَهُۥ سُوٓءُ عَمَلِهِۦ فَرَءَاهُ حَسَنًا … فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَٰتٍ · وَٱللَّهُ ٱلَّذِىٓ أَرْسَلَ ٱلرِّيَٰحَ فَتُثِيرُ سَحَابًا فَسُقْنَٰهُ إِلَىٰ بَلَدٍ مَّيِّتٍ
"Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse… Sakın onlar için üzülüp kendini tüketme. Rüzgârları gönderen Allah'tır; onlar bulutu kaldırır, biz de onu ölü bir beldeye sürükleriz…"
Fiil meçhuldür ve bu, dizinde birkaç yerde kaydedilen bir kalıptır. Ğâfir (Mü'min) 40/37'de (ve kezâlike züyyine li-Fir'avne sûu amelih) aynı fiil aynı kalıpta geçti; oraya dayanıyorum.
Ve ayetin tarif ettiği durum kaydedilmeye değer: kişi kötü olanı yapıyor ve güzel görüyor. Yani ortada bir vicdan çatışması yok — değerlendirme mekanizmasının kendisi kaymış durumda.
ح-س-ر kökü Zümer 39/56'da işlendi (üstündekini sıyırıp açmak; buradan yorgunluk ve pişmanlık). Tekrarlamıyorum.
Cümlenin bir sınır çizdiği kaydedilmelidir — ve bu sınır sûre boyunca birkaç kez tekrarlanacak (18, 23, 42). Zümer 39/41'de (ve mâ ente aleyhim bi-vekîl) ve Ahkāf 46/35'te (belâğ) aynı sınır işlendi.
أ-ث-ر / ث-و-ر — isâre: kaldırmak, havalandırmak, yerden kaldırıp savurmak. Dilciler kelimenin toprağı sürüp kaldırma (sevr — öküz) ile ilişkisini kaydeder.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: ortadaki fiil muzâri gelerek sürmekte olan bir hareketi gözün önüne getiriyor; öncesi ve sonrası tamamlanmış fiillerle veriliyor. Yani cümle, bulutun kalkışını anlatırken tempoyu değiştiriyor.
كَذَٰلِكَ ٱلنُّشُورُ — "diriliş de böyledir." Delil, sûrenin dokuzuncu ayetinde daha ilk blokta kuruluyor ve Kāf 50/11'de (kezâlike'l-hurûc) işlenen yapıyla aynı: görülen bir olaydan görülmeyen bir olaya geçiş.