قِيلَ ٱدْخُلِ ٱلْجَنَّةَ قَالَ يَٰلَيْتَ قَوْمِى يَعْلَمُونَ · بِمَا غَفَرَ لِى رَبِّى وَجَعَلَنِى مِنَ ٱلْمُكْرَمِينَ
"'Cennete gir' denildi. Dedi ki: 'Keşke kavmim bilseydi — Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını.'"
Metin, adama ne olduğunu anlatmıyor. Yirmi beşinci ayette konuşuyordu; yirmi altıncı ayette "cennete gir denildi" deniyor. Aradaki olay metinde yok.
Klasik tefsirlerde adamın kavmi tarafından öldürüldüğü yaygın olarak nakledilir, ve ölüm biçimi hakkında birbirinden farklı rivayetler vardır. Bu tefsirde:
- Öldürüldüğü, ayetin lafzında bulunmayan bir bilgidir. Yaygın olarak nakledildiğini kaydediyorum; ayete ait bir veri olarak sunmuyorum.
- Ölüm biçimi hakkındaki rivayetlere girmiyorum.
Arapçada bir anlatının parçasını kasten atlamaya tayy denir ve dilciler bunu bir üslup aracı olarak kaydeder.
Kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı metnin kendi boşluğudur: kıssanın atladığı şey, kıssanın konusu olmadığını gösteriyor. Anlatılan şey adamın başına gelen değil, adamın söylediğidir. Ve söylediği ilk cümle, başına geleni hiç anmıyor.
Ve iki cümle arasında hiçbir bağlaç yok: kīle'dhuli'l-cennete · kāle yâ leyte kavmî ya'lemûn. Arapçada buna fasl denir — bağlaçsız yan yana koyma; genellikle ikinci cümle birincinin doğrudan cevabı olduğunda kullanılır.
لَيْتَ — temenni edatı. Arapçada leyte çoğunlukla gerçekleşmesi umulmayan bir istek için kullanılır (leaalle ise umulan için). Dilciler bu ayrımı kaydeder.
Birincisi — kim için: kavmî — "benim kavmim". Yirminci ayette yâ kavmi demişti; burada aynı kelimeyi tekrar kullanıyor. Aradan geçen olay — her ne ise — aidiyet zamirini değiştirmemiş. Bu, metinden doğrulanabilir.
İkincisi — ne bilsinler: bimâ ğafera lî rabbî ve cealenî mine'l-mükramîn — bağışlanmasını ve ikram edilmesini.
| Temennide yok | Temennide var |
|---|---|
| İntikam isteği | Bağışlanma |
| Haklı çıkma iddiası | İkram edilme |
| Kavminin cezalandırılması | Kavminin bilmesi |
| Kendi acısının anılması | — |
Kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı temenninin lafzıdır: adam kavminin cezalandırılmasını değil, bilmesini istiyor. Ve bildirmek istediği şey kendi haklılığı değil, kendisine yapılan muameledir. İstediği şey, onların da aynı muameleyi görebileceğini anlamalarıdır — çünkü haber verdiği şey bir zafer değil, bir bağışlanmadır.
Ve kalıp önemlidir: mükram — ism-i mef'ûl, IV. bâbdan. Yani "değerli olan" değil, "kendisine ikram edilen".
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: adam kendisi için bir vasıf saymıyor. İki fiil de Allah'a ait: ğafera lî (beni bağışladı), cealenî (beni kıldı). Cümlede adamın öznesi olduğu tek fiil yok.
Ve on birinci ayetle bağı doğrulanabilir: orada fe-beşşirhü bi-mağfiratin ve ecrin kerîm denmişti — bağışlanma ve kerîm bir karşılık. Burada aynı iki şey gerçekleşmiş olarak anılıyor: ğafera lî ve mine'l-mükramîn. Aynı iki kök, on beş ayet arayla, biri vaad biri gerçekleşme olarak. Bu, sûre içinde sayılabilir bir tekrardır.
Ğâfir (Mü'min) 40/28-44'te sûreye adını veren adam işlendi: Fir'avn ailesinden, imanını gizleyen, adı verilmeyen, kavmine yâ kavmi diye seslenen, tek başına duran kişi. Oradaki tespitler şunlardı: argümanı iki ihtimali de kapsayan bir ikilemdir; karşı tarafı dışlamıyor; en uzun kesintisiz konuşma ona ait; ve konuşması ve üfevvidu emrî ilallâh ile bitiyor.
İki kıssa aynı kalıptan çıkmıştır ve karşılaştırılması gerekir. Aşağıdaki tablonun her satırı iki metinden doğrulanabilir:
| Yâsîn 36/20-27 | Ğāfir 40/28-44 | |
|---|---|---|
| Adı | Verilmiyor | Verilmiyor |
| Tanıtımı | Racülün yes'â — koşarak gelen bir adam | Racülün mü'minün… yektümü îmâneh — imanını gizleyen bir mümin |
| Nereden geliyor | Min aksa'l-medîne — şehrin en uzağından | Min âli Fir'avn — iktidarın içinden |
| Konumu | Kenarda | Merkezde |
| İmanının durumu | Açık — innî âmentü diye ilan ediyor | Gizli, konuşma ilerledikçe açılıyor |
| Hitabı | Yâ kavmi — bir kez | Yâ kavmi — Ğāfir bahsinde beş geçiş sayıldı |
| Argümanın türü | Sınanabilir ölçü: karşılık istemiyorlar | İkilem: yalancıysa zararı kendine, doğruysa size dokunur |
| Argümanın şahsı | Birinci tekil: "ben niye kulluk etmeyeyim" | Birinci çoğul: "bize kim yardım eder" |
| Karşı tarafa tavrı | Suçlamıyor — kendini örnek yapıyor | Suçlamıyor — mülklerini teslim ediyor (leküm mülkü'l-yevm) |
| Konuşmasının uzunluğu | Altı ayet (20-25) | On altı ayette dağılmış (28-35, 38-44) |
| Son cümlesi | Yâ leyte kavmî ya'lemûn — "keşke kavmim bilseydi" | Ve üfevvidu emrî ilallâh — "işimi Allah'a havale ediyorum" |
| Sonucu | Kīle'dhuli'l-cennete — âhirette karşılık | Fe-vekāhullâhu seyyiâti mâ mekerû — dünyada korunma |
Birincisi — geldikleri yer zıttır. Ğāfir'in adamı içeriden konuşuyor: Fir'avn'ın ailesindendir, sözü ağırlık taşır, riski konumundan gelir. Yâsîn'in adamı dışarıdan geliyor: şehrin en uzağındandır, sözü ağırlık taşımaz, riski korumasızlığından gelir. İki kıssa, aynı tavrın iki ayrı konumda görünüşünü veriyor.
İkincisi — sonları zıttır. Ğāfir'in adamı korunuyor ve bu açıkça yazılıyor. Yâsîn'in adamı korunmuyor; ona verilen karşılık başka bir yerde gösteriliyor. Kendi okumam olarak kaydediyorum: iki kıssa birlikte okunduğunda, doğru sözün karşılığının tek bir biçimi olmadığı görünüyor. Kur'an aynı tavrı iki ayrı sonuçla anlatıyor ve ikisini de meşru sayıyor.
Üçüncüsü — son cümlelerin yönü zıttır. Ğāfir'in adamı işini yukarı havale ediyor: üfevvidu emrî ilallâh. Yâsîn'in adamı sözünü geriye, kavmine döndürüyor: yâ leyte kavmî ya'lemûn. Biri sonucu bırakıyor, öteki hâlâ tebliğ ediyor.
Ve ortak nokta, farklardan daha dikkat çekicidir: ikisinin de adı yoktur. İki sûrede de en uzun ve en düzgün argümanı kuran kişi, adı verilmeyen kişidir. Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum; dayanağı iki metnin de isim vermemesidir.