وَمَآ أَنزَلْنَا عَلَىٰ قَوْمِهِۦ مِنۢ بَعْدِهِۦ مِن جُندٍ مِّنَ ٱلسَّمَآءِ وَمَا كُنَّا مُنزِلِينَ · إِن كَانَتْ إِلَّا صَيْحَةً وَٰحِدَةً فَإِذَا هُمْ خَٰمِدُونَ
Ve mâ enzelnâ alâ kavmihî min ba'dihî min cündin mine's-semâi ve mâ künnâ münzilîn · İn kânet illâ sayhaten vâhideten fe-izâ hüm hâmidûn
"Ondan sonra kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik; indirecek de değildik. Sadece bir tek çığlıktı; bir de bakarsın sönüvermişler."
Kök ج-ن-د. Dilciler kökün somut anlamını sert ve taşlık yer (cened) olarak verir; cünd — toplu, sıkışık kalabalık; buradan ordu.
İkinci cümle birincinin tekrarı değil. Birincisi bir olayı, ikincisi bir tavrı bildiriyor: mâ künnâ + ism-i fâil kalıbı Arapçada "bu, bizim işimiz değildir" anlamında sürekliliği olumsuzlar.
Kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı bu iki katmanlı olumsuzlamadır: ayet, ordu indirilmediğini söylemekle kalmıyor; böyle bir şeyin ölçüsüz olacağını söylüyor. Bir şehir halkını sona erdirmek için ordu gerekmiyor. Ve ölçüsüzlük, tam da kıssanın on dokuzuncu ayetinde karşı tarafa yöneltilen teşhisti: müsrifûn — haddi aşanlar. Sûre, ölçüsüzlüğü kınadığı yerde kendi anlatısında da ölçüyü koruyor. Bu bir yorumdur.
Sûre içi tekrar: cünd kelimesi yetmiş beşinci ayette geri dönüyor — ve hüm lehüm cündün muhdarûn. İki geçiş doğrulanabilir: biri gökten indirilmeyen ordu, öteki edinilen ilâhlar bahsinde anılan ordu. İkisinde de kelime, işe yaramayan bir kalabalığı bildiriyor.
ص-ي-ح — kök: yüksek sesle bağırmak, haykırmak. Kök Kāf 50/42'de çözümlendi (yevme yesmeûne's-sayhate bi'l-hakk) ve orada kaydedilen şuydu: Kur'an bu kelimeyi helâk sahnelerinde kullanır — Semûd, Medyen ve başka kavimler için "onları sayha yakaladı" denir. Tekrarlamıyorum.
| Ayet | İfade | Kim için | Zaman |
|---|---|---|---|
| 29 | in kânet illâ sayhaten vâhideten fe-izâ hüm hâmidûn | Şehir halkı | Geçmiş |
| 49 | mâ yenzurûne illâ sayhaten vâhideten te'huzühüm | Şimdiki muhatap | Gelecek |
| 53 | in kânet illâ sayhaten vâhideten fe-izâ hüm cemîun ledeynâ muhdarûn | Herkes | Diriliş |
Ve şu ayrıca kaydedilmelidir: 29 ile 53. ayetlerin ilk beş kelimesi birebir aynıdır — in kânet illâ sayhaten vâhideten. Sonrasında ayrılıyorlar: biri hâmidûn (sönmüş) ile, öteki muhdarûn (hazır bulundurulmuş) ile bitiyor.
Kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı bu birebir tekrardır: aynı cümle, bir kez bitiriyor, bir kez başlatıyor. Sûre, sonu ve başlangıcı aynı sesle anlatıyor. Ve vâhide (bir tek) kaydı üçünde de duruyor — tekrar gerekmiyor.
Kelimenin somut anlamı ateşle ilgilidir: hamedeti'n-nâru — ateş söndü, alevi dindi, ama külü hâlâ sıcaktır. Dilciler hümûd ile ihmâdı ayırır: hümûd alevin dinmesi, ihmâd söndürme.
Kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı kelimenin kökündeki resimdir: sönme, bir şeyin yok olması değil — yanmasının bitmesidir. Şehir duruyor, insanlar duruyor; hareket bitmiş. Ve bir topluluğun gürültüsü için ateş benzetmesi seçilmiş: yanarken ses çıkaran, sönünce sessizleşen.