يَٰحَسْرَةً عَلَى ٱلْعِبَادِ مَا يَأْتِيهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا كَانُوا۟ بِهِۦ يَسْتَهْزِءُونَ
Yâ çağrı harfidir ve normalde çağrılabilir bir muhatap ister. Burada çağrılan şey bir duygudur: hasret.
Dilciler buna nidâ-i mecâzî der ve şöyle izah eder: bir hâlin şiddetini bildirmek için o hâl, sanki çağrılabilir bir varlıkmış gibi çağrılır. Takdiri şudur: "Ey hasret! Gelecek bir vaktin varsa, işte tam o vakit budur."
Kur'an'da benzer kullanımlar vardır — yâ veylenâ (36/52), yâ hasretâ alâ mâ ferrattü fî cenbillâh (Zümer 39/56). İkincisi doğrudan aynı kelimedir.
- حَاسِر — başı açık, miğfersiz kalan (savaşta korumasız).
- انْحَسَرَ — çekildi, sıyrıldı (denizin çekilmesi).
- حَسِير — yorgunluktan bitkin düşmüş hayvan; gücü tükenmiş.
Kök Hâkka'de işlendi ve orada "sıyırmak / pişmanlık" ikiliği olarak kaydedildi; Mülk'de de geçti (yenkalib ileyke'l-basaru hâsien ve hüve hasîr). Tekrarlamıyorum.
Buraya ait olan şudur: hasret, kökün üçüncü dalıdır ve ilk ikisinden türer. Pişmanlık, örtünün kalkması ve gücün tükenmesi birleştiğinde ortaya çıkan hâldir: kişi görüyor, ama yapabileceği bir şey kalmamıştır. Kelime, "keşke" duygusunun bilgi tarafını da güç tarafını da içinde taşıyor.
| Görüş | Hasret kime ait | Gerekçe |
|---|---|---|
| 1 | Kulların kendisine — kıyamette duyacakları pişmanlık | Alâ'nın "hakkında" değil "üzerine" anlaşılması; Zümer 39/56 ile uyum |
| 2 | Meleklere ya da anlatının kendisine | Cümlenin nidâ biçiminde gelmesi |
| 3 | Anlatı üslubuna ait bir söz — kimseye nispet edilmez | Nidâ-i mecâzî olması; muhatabın gerçek olmaması |
Ve bir tenzih kaydı düşmek gerekiyor — dizinde tutarlı biçimde korunan kayıt burada da geçerlidir: hasret, üzüntü ve pişmanlık gibi hâller Allah'a eksiklik bildirecek biçimde nispet edilemez. Klasik tefsirlerde bu tür ifadeler için iki tavır nakledilir: lafzı olduğu gibi kabul edip keyfiyetini Allah'a bırakmak (tefvîz), ya da anlatım biçimi olarak yorumlamak (te'vîl). İkisini de aktarıyorum, tercih dayatmıyorum.
Kaydedilmesi gereken bir kelime seçimi: ayet, alay edenlerden söz ederken onlara el-kâfirûn ya da el-mükezzibûn demiyor. el-İbâd diyor — "kullar".
Kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı kelimenin kendisidir: hasret duyulan şey, onların düşmanlığı değil — kul olmaları. Yani sıfat değişse de aidiyet değişmiyor. Ve bu, kıssanın adamının tavrıyla uyumludur: o da onlara kavmî demişti.
Dizim: mâ … illâ — hasr kalıbı. Ve fiiller muzâri: ye'tîhim, yestehziûn. Arapçada muzâri, tekrarlanan ve süregelen olayı bildirir.
Yani cümle bir olayı değil, bir kaideyi anlatıyor. Ve min rasûlin — nekre, olumsuz bağlamda: "hiçbir elçi".
Kendi okumam: kıssa burada tek bir şehrin hikâyesi olmaktan çıkıyor. Yirmi dokuzuncu ayette bir topluluk sönmüştü; otuzuncu ayet bunu genel bir kaideye bağlıyor; otuz birinci ayet ise tarihe açacak. Sûre, kıssayı üç adımda genişletiyor: bir şehir → bütün elçiler → bütün nesiller.
Somut anlamı: bir şeyi hafife almak, küçümseyerek gülmek. X. bâb (istihzâ) burada talep değil, kişinin bir şeyi öyle sayması bildiriyor — isteh̊zee bihî: onu alaya değer saydı.
Kaydedilmeye değer: ayet tepkinin adını inkâr koymuyor, alay koyuyor. Alayın delil karşısındaki durumu ise Kāf 50/2'de "şaşma" için kurulan tabloyla aynıdır: alay bir öncüle dayanmaz, tartışılamaz, yanlışlanamaz. Söyleneni değil, söyleyeni konu eder. Ve tam bu yüzden bir cevap üretmez.