وَلَوْ نَشَآءُ لَطَمَسْنَا عَلَىٰٓ أَعْيُنِهِمْ فَٱسْتَبَقُوا۟ ٱلصِّرَٰطَ فَأَنَّىٰ يُبْصِرُونَ · وَلَوْ نَشَآءُ لَمَسَخْنَٰهُمْ عَلَىٰ مَكَانَتِهِمْ فَمَا ٱسْتَطَٰعُوا۟ مُضِيًّا وَلَا يَرْجِعُونَ
Ve lev neşâü le-tamesnâ alâ a'yunihim festebeku's-sırâta fe-ennâ yubsirûn · Ve lev neşâü le-mesahnâhüm alâ mekânetihim fe-me'stetâû mudiyyen ve lâ yerciûn
"Dileseydik gözlerini silerdik; yola koşuşurlardı ama nasıl göreceklerdi? Dileseydik onları bulundukları yerde başka bir şekle sokardık; ne ileri gidebilirlerdi ne geri dönebilirlerdi."
Her iki ayet de lev ile başlıyor. Arapçada lev, inden farklıdır: in gerçekleşmesi mümkün şart içindir; lev ise gerçekleşmemiş, imkânsız ya da yapılmamış şart içindir (harfü imtinâ' li-imtinâ'). Dilciler bu ayrımı kaydeder.
Ve şimdi sûre içindeki en önemli karşıtlıklardan biri geliyor. Aşağıdaki tablo tamamen metinden doğrulanabilir:
| 36/8-9 | 36/66-67 | |
|---|---|---|
| Fiil kipi | Cealnâ — mâzî, yapılmış | Lev neşâü le-tamesnâ — yapılmamış |
| Ne yapılıyor | Halka, set, örtü | Gözlerin silinmesi, şeklin değiştirilmesi |
| Sonuç | Fe-hüm lâ yubsirûn | Fe-ennâ yubsirûn |
| Durum | Gerçekleşmiş | Gerçekleşmemiş |
Sekiz ve dokuzuncu ayetler bir hâli tasvir ediyordu. Altmış altı ve altmış yedinci ayetler, o hâlin fiziksel karşılığının yapılmadığını söylüyor: göz organı iptal edilmedi, hareket yeteneği alınmadı — ve bunlar ayrıca ve "dileseydik" kaydıyla anılıyor.
Yani sûre, kendi ilk tasvirinin nasıl anlaşılacağı hakkında metin içi bir sınır koyuyor. Sekizinci ayetteki halka bir demir halka değildir; dokuzuncu ayetteki set bir taş duvar değildir. Bunu biliyoruz, çünkü sûre gerçek fiziksel iptali ayrıca ve olmamış olarak anlatıyor.
Ve bu okuma, kırk beşinci ayetle de uyumludur: orada aynı iki yönden (mâ beyne eydîküm ve mâ halfeküm) sakınmaları isteniyordu. Kapalı olduğu söylenen yön için hâlâ bir emir veriliyor. Emir, yerine getirilebilirliği varsayar.
Üç yerin birlikte okunması bu okumanın dayanağıdır ve üçü de sayılabilir metin verisidir: 8-9 (tasvir), 45 (emir), 66-67 (yapılmamış olan).
Kökün somut anlamı: bir şeyin izini silmek, yüzeyini dümdüz edip belirsizleştirmek. Tamese'l-eser — izi sildi; tamese'l-kitâb — yazıyı sildi, okunmaz hâle getirdi.
Kur'an'da kök başka yerlerde de geçer: min kabli en natmise vücûhen (Nisâ 4/47), rabbenâ'tmis alâ emvâlihim (Yûnus 10/88).
س-ب-ق — kök: öne geçmek, yarışmak. VIII. bâb (istibâk): yarışmak, birbirinden önce varmaya çalışmak.
| Ayet | İfade | Yolun durumu |
|---|---|---|
| 4 | alâ sırâtin müstakîm | Üzerinde bulunuluyor |
| 61 | hâzâ sırâtun müstakîm | Adlandırılıyor |
| 66 | festebeku's-sırât | Koşuluyor — ama görülmeden |
Üç geçiş doğrulanabilir. Kendi okumam: üçüncü geçişte yol yerinde duruyor ve üzerinde koşuluyor. Eksik olan yolda değil, bakanda. Ve cümlenin sonundaki soru bunu söylüyor: fe-ennâ yubsirûn — "nasıl görecekler?"
Dizim: ennâ — hâl ve yer soran edat; burada inkâr bildiren sorudur: cevap beklenmiyor, imkânsızlık bildiriliyor.
Ve kökün ikinci dalı kaydedilmelidir: mesîh — tatsız, lezzeti kaçmış yemek. Dilciler bağı şöyle kurar: bir şeyin kendine ait niteliğini yitirmesi. Bu ilişkiyi dilcilerin kaydettiği şekliyle aktarıyorum.
عَلَىٰ مَكَانَتِهِمْ — kök م-ك-ن: yer, konum, imkân. Mekânet — bulunulan yer ve durum. Yani değişim yerinde olacaktı — kaçacak, gidecek, hazırlanacak vakit bile olmadan.
| Ayet | Kapatılan iki yön |
|---|---|
| 50 | Tavsiye (ileriye söz) · ilâ ehlihim yerciûn (geriye dönüş) |
| 67 | Mudiyy (ileri gitmek) · yerciûn (geri dönmek) |
İki ayette de aynı ikinci fiil: yerciûn. Kendi okumam: sûre iki ayrı sahnede aynı çifti kapatıyor — bir kez ansızın yakalananlar için, bir kez varsayım olarak. Ve ikisinde de kapanan şey "sonrası"dır.
ر-ج-ع kökünün sûredeki dördüncü geçişi ve VI. bloğun kapanışı. Yapı bölümünde beş geçişin tablosu verildi.