فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن كَذَبَ عَلَى ٱللَّهِ وَكَذَّبَ بِٱلصِّدْقِ إِذْ جَآءَهُۥ · وَٱلَّذِى جَآءَ بِٱلصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِۦٓ أُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْمُتَّقُونَ
"Allah'a karşı yalan uyduran ve kendisine gelen doğruyu yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Doğruyu getiren ve onu doğrulayanlar ise, işte onlar korunanlardır."
| Ayet | Fiil | Kim |
|---|---|---|
| 32 | Kezzebe bi's-sıdk — doğruyu yalanladı | Birinci taraf |
| 33 | Câe bi's-sıdkı ve saddeka bih — doğruyu getirdi ve doğruladı | İkinci taraf |
Ve ikinci ayette iki ayrı iş var: getirmek ve doğrulamak. Dilciler bu ikilinin kimleri kastettiği üzerinde durur ve farklı izahlar nakleder. Tercih dayatmıyorum.
Ama yapı açıktır ve kaydedilmeye değer: bir sözün hayata geçmesi için iki şey gerekiyor — söyleyen ve kabul eden. Ayet ikisini aynı hükümde topluyor: ülâike hümü'l-müttekūn.
لِيُكَفِّرَ ٱللَّهُ عَنْهُمْ أَسْوَأَ ٱلَّذِى عَمِلُوا۟ وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرَهُم بِأَحْسَنِ ٱلَّذِى كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ — "yaptıklarının en kötüsünü örtsün, karşılıklarını da yaptıklarının en güzeline göre versin."
Ahkāf 46/16'da aynı yapı işlendi (netekabbelü anhüm ahsene mâ amilû ve netecâvezü an seyyiâtihim) — iki sûre aynı iki uçlu hesabı kuruyor. Oraya dayanıyorum.