فَأَمَّا عَادٌ فَٱسْتَكْبَرُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ بِغَيْرِ ٱلْحَقِّ وَقَالُوا۟ مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً … وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَٰهُمْ فَٱسْتَحَبُّوا۟ ٱلْعَمَىٰ عَلَى ٱلْهُدَىٰ
"Âd'a gelince: yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve 'bizden daha güçlü kim var?' dediler… Semûd'a gelince: onlara doğru yolu gösterdik, ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler."
Birincisi bir karşılaştırma yanlışıdır: kendilerini en güçlü sanıyorlar. Cevap aynı kelimeyle geliyor — evelem yerav ennallâhe'llezî halakahüm hüve eşeddü minhüm kuvveten. Ayet ölçüyü değiştirmiyor, aynı ölçüyü sonuna kadar götürüyor.
İkincisi ise bir tercih meselesidir ve fiil kaydedilmelidir: istehabbû — X. bâb, kök ح-ب-ب: sevmek, tercih etmek. Yani Semûd için "bilmiyorlardı" denmiyor; hedeynâhüm — "onlara yolu gösterdik" deniyor. Sonra tercih geliyor.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: sûrenin beşinci ayetinde muhatap kendini kapalı ilan etmişti. Burada kapalılığın bir tercih olabileceği, kavim örneği üzerinden gösteriliyor. Amâ (körlük) ile hüdâ (yol gösterme) arasında bir seçim yapılıyor — ve seçilen şey görmemek.
فِىٓ أَيَّامٍ نَّحِسَاتٍ — Âd'ın helâki anlatılırken kullanılan bu ifadedeki nahisât kelimesi "uğursuz, felaketli günler" demektir. Kamer 54/19'da aynı olay fî yevmi nahsin müstemirr ifadesiyle geçti ve orada işlendi. İki sûre aynı kökü kullanıyor; biri tekil bir gün, öteki günler diyor.
STYLE gereği bir kayıt: buradan uğurlu/uğursuz gün inancına dayanak çıkarılmaz. Kelime, o topluluğun başına gelen belirli günleri niteliyor; genel bir takvim hükmü kurmuyor.