وَهُوَ ٱلَّذِى فِى ٱلسَّمَآءِ إِلَٰهٌ وَفِى ٱلْأَرْضِ إِلَٰهٌ ۚ وَهُوَ ٱلْحَكِيمُ ٱلْعَلِيمُ · وَتَبَارَكَ ٱلَّذِى لَهُۥ مُلْكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَعِندَهُۥ عِلْمُ ٱلسَّاعَةِ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ · وَلَا يَمْلِكُ ٱلَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ ٱلشَّفَٰعَةَ إِلَّا مَن شَهِدَ بِٱلْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Ve hüve'llezî fi's-semâi ilâhün ve fi'l-ardı ilâh · Ve hüve'l-hakîmü'l-alîm · Ve tebâreke'llezî lehû mülkü's-semâvâti ve'l-ardı ve mâ beynehümâ ve indehû ilmü's-sâati ve ileyhi turceûn · Ve lâ yemlikü'llezîne yed'ûne min dûnihi'ş-şefâate illâ men şehide bi'l-hakkı ve hüm ya'lemûn
"O, gökte de ilâh, yerde de ilâhtır. O, hikmet sahibidir, bilendir. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü kendisine ait olan ne yücedir! Saat'in bilgisi O'nun katındadır ve O'na döndürüleceksiniz. O'ndan başka yalvardıkları, şefaate güç yetiremezler — hakka tanıklık edenler ve bunu bilenler hariç."
Cümle "gökte ve yerde ilâhtır" diye kurulabilirdi. Kurulmuyor: iki mekân ayrı ayrı sayılıyor ve her birinde kelime tekrarlanıyor.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum ve kendi okumam olarak bir gerekçe öneriyorum: sûre boyunca tartışılan şey konum meselesiydi — kim nerede duruyor, kim yukarıda, kim aşağıda. Bu cümle konumu ortadan kaldırıyor: mekân değişiyor, sıfat değişmiyor.
Ve bu, dördüncü ayetle bağlanıyor: orada kitap için hem fî ümmi'l-kitâbi ledeynâ (yukarıda, katımızda) hem kur'ânen arabiyyen (aşağıda, dilde) denmişti. Sûrenin açılışındaki gerilim, kapanışında bir cümleyle karşılanıyor.
El-hakîmü'l-alîm — iki sıfat. Dördüncü ayette aliyyün hakîm vardı; dokuzuncu ayette el-azîzü'l-alîm. Yani üç yerde üç ikili ve hakîm ile alîm burada birleşiyor.
Kökün somut anlamı: devenin çökmesi, bir yere yerleşip kalması. Bereke'l-ba'îr — deve çöktü. Mübârek — üzerinde bereket yerleşmiş olan. Birke — havuz; suyun toplanıp durduğu yer.
Ve tebâreke VI. bâbdadır; dilciler bu kalıbı burada "pek yüce, pek bereketli oldu" diye açıklar ve fiilin yalnız Allah için kullanıldığını kaydeder.
Kökün resmi kaydedilmeye değer: bereket, kökün resminde artma değil, kalmadır. Bir yere çöküp orada durmak.
Mülk bu fiille açılır (tebâreke'llezî bi-yedihi'l-mülk) ve orada bu sûrenin 85. ayeti anılmıştı:
"'Göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan ne yücedir' (Zuhruf 43/85)… ayet mülkün neyin mülkü olduğunu söylemiyor. 'Göklerin ve yerin mülkü' demiyor; sadece 'el-mülk' diyor. Zuhruf 43/85'te tamlama yapılmıştı; burada yapılmamış."
Ve mülk kelimesi sûrede ikinci kez geliyor: elli birinci ayette Fir'avn'ın ağzındaydı — e-leyse lî mülkü Mısr.
| Ayet | İfade | Kapsam |
|---|---|---|
| 51 | lî mülkü Mısr | Bir ülke |
| 85 | lehû mülkü's-semâvâti ve'l-ardı ve mâ beynehümâ | Gökler, yer ve arası |
Aynı kelime, iki ölçek. Ve sûre bunları otuz dört ayet arayla, aynı kelimeyle karşılaştırıyor. Bu doğrulanabilir bir metin verisidir.
Altmış birinci ayetteki mesele burada kapanıyor. Yukarıda kurduğum bağı tamamlıyorum: işaret verilir, zaman verilmez.
Nâziât'de bu ayet anılmıştı; oraya dayanıyorum.
Ve melik kökü üçüncü kez geliyor — bu kez fiil olarak: lâ yemlikû — "güç yetiremezler, ellerinde değil".
Kelimenin seçimi kaydedilmeye değer: ayet "şefaat edemezler" demiyor. "Şefaate mâlik değiller" diyor — yani şefaat onların tasarrufunda değil.
ش-ف-ع kökünün somut anlamı: çift yapmak, tek olanı ikilemek. Şef' — çift (karşıtı vitr — tek; Fecr 89/3'te geçer ve Fecr'de işlendi). Yani şefaat, kökün resminde: yalnız olanın yanına birinin katılması.
| Okuma | İstisna kime |
|---|---|
| 1 | Ellezîne yed'ûn — yani "yalvarılanlar"a; içlerinden hakka tanıklık edenler (Îsâ, melekler gibi) hariç |
| 2 | Şefaat edilecek olanlara — hakka tanıklık edenler şefaate nail olur |
İkinci şart kaydedilmeye değer ve bunu bir gözlem olarak veriyorum: tanıklık yetmiyor, bilerek tanıklık şart koşuluyor.
Ve bu, sûrenin yirminci ayetiyle bağlanıyor: orada karşı taraf için mâ lehüm bi-zâlike min ilm (bu konuda bilgileri yok) denmişti. Aynı kelime, sûrenin iki ucunda: bir yerde eksikliği, bir yerde şartı.