وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ مِنَ ٱلْعَذَابِ ٱلْمُهِينِ · مِن فِرْعَوْنَ ۚ إِنَّهُۥ كَانَ عَالِيًا مِّنَ ٱلْمُسْرِفِينَ
Ve lekad necceynâ benî isrâîle mine'l-azâbi'l-mühîn · Min fir'avne, innehû kâne âliyen mine'l-müsrifîn
"Andolsun, İsrâiloğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık — Firavun'dan. O, haddi aşanlardan biri olarak yükselmişti."
Kök Kamer, Saff ve Meâric'de geçti. Somut anlamı dilcilerce "yüksek yer, tepe" üzerinden açıklanır: necve — sel basmayan yüksek toprak. Buradan necât — kurtuluş: suyun ulaşamadığı yere çıkmak.
Ve fiil II. bâbdadır: neccâ. I. bâbdan (necâ — kurtuldu) farkı geçişlilik ve teksîrdir: bir topluluğu, tek tek, kurtarmak.
Kök: ه-و-ن. Fecr ve Mücâdele'de geçti. Somut anlamı: hafiflik, değersizlik. Hevn — yumuşaklık, kolaylık; hüvân — aşağılık. Mühîn — IV. bâbın ism-i fâili: alçaltan, aşağılayan.
Bunu kendi okumam olarak sunuyorum, dayanağı iki ayetin lafzıdır: İsrâiloğullarının kurtarıldığı şey acı olarak değil, aşağılanma olarak adlandırılıyor. Ve bu, kölelik durumunun en doğru tarifidir — acı gelip geçer, aşağılanma bir konumdur.
Ve Kāf'de kaydedilen ilke burada da hatırlanmalı: bir sıfatın ne söylediği, onu taşıyanın o sıfata neyi yaptığına bağlıdır.
Arapçada bedel, öncekini açıklar. Burada açıklanan şey azabın kendisidir ve açıklama olarak bir kişi veriliyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı iki ayetin i'râbıdır: ayet Firavun'u azabın sebebi olarak değil, azabın kendisi olarak koyuyor. Beklenen ifade "Firavun'un azabından" (izafet) olurdu; gelen ifade ise Firavun'u azabın yerine koyan bir bedeldir.
Buraya eklenecek olan kalıptır: kâne + ism-i fâil. Üçüncü ayette bu kalıbın süregelen vasıf bildirdiği kaydedilmişti. Yani "bir kez büyüklendi" değil, "yükselen biriydi".
Ve dikkat: âliyen nekre (belirsiz) gelmiş ve arkasından mine'l-müsrifîn geliyor. Yani cümle onu bir sınıfa yerleştiriyor: haddi aşanlardan biri.
Bunu kendi okumam olarak veriyorum: ayet Firavun'u eşsiz bir kötülük örneği olarak sunmuyor; bir türün örneği olarak sunuyor. Ve STYLEta kayıtlı olan ilke burada işliyor: ayetin tarif ettiği şey vasıftır, kim o vasfı taşırsa ona dahildir.
Kök Zâriyât'de geçti. Somut anlamı: haddi aşmak, ölçüyü kaçırmak, bir şeyde sınırı geçmek. İsrâf — harcamada sınırı aşmak yalnızca bir örneğidir; kökün kendisi her türlü sınır aşımını kapsar.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı iki kökün tarifidir: ayet bir zorbayı iki taşmayla tarif ediyor — kendi yerinden yukarı çıkmak ve kendi ölçüsünü aşmak.