إِنَّ شَجَرَتَ ٱلزَّقُّومِ · طَعَامُ ٱلْأَثِيمِ
Bu kelime Vâkıa 56/52'de ayrıntılı olarak işlendi — kök ihtilafı dahil. Tekrarlamıyorum. Oradaki kayıt şuydu:
Kökü üzerinde dilciler ayrılır ve ihtilaf gizlenmemelidir: | Görüş | İzah | |---|---| | Arapça bir kök | Tezakkame — bir şeyi zorla, tiksinerek yutmak | | Bilinen bir bitkinin adı | Bazı dilciler Arabistan'da acı ve zehirli bir bitkinin bu adla anıldığını nakleder | | Yabancı kökenli | Kelimenin Arapçaya dışarıdan girdiği görüşü de nakledilir | Kesin bir etimoloji hükmü vermiyorum.
Ve Vâkıa'de kelimenin Kur'an'daki üç geçişi de kaydedilmişti: Sâffât 37/62, Duhân 44/43 ve Vâkıa 56/52.
İki sûre aynı ağacı anıyor ve iki ayrı şey yapıyor. Farkı tablo halinde veriyorum; iki metnin lafzı doğrulanabilir.
| Vâkıa 56/51-56 | Duhân 44/43-46 | |
|---|---|---|
| Cümle türü | Fiil cümleleri zinciri: le-âkilûn → fe-mâliûn → fe-şâribûn → fe-şâribûn | İsim cümlesi: şeceratü'z-zakkūmi taâmü'l-esîm |
| Ne veriyor | Bir sahne — dört adımda akan bir olay | Bir tanım — ağacın ne olduğu |
| Belirlilik | min şecerin min zakkūm — nekre, "bir ağaçtan" | şecerate'z-zakkūm — marife, izafetle |
| Yiyen kim | ed-dâllûne'l-mükezzibûn — çoğul, doğrudan hitap (inneküm) | el-esîm — tekil, harf-i tarifli |
| Ağacın işi | fe-mâliûne minhe'l-butûn — karın dolduran | ke'l-mühli yağlî fi'l-butûn — karında kaynayan |
| Kaynar su | İçilen bir şey: fe-şâribûne aleyhi mine'l-hamîm | Benzetme unsuru: ke-ğalyi'l-hamîm |
Bir — Vâkıa bir olay anlatıyor, Duhân bir tanım veriyor. Vâkıa'da fiiller fâ ile zincirlenmişti ve Vâkıa'de bu kaydedilmişti: "sahne dört adımda, ara vermeden akıyor." Duhân'da hiçbir fiil yok — ağaç, bir kimsenin yemeği olarak tanımlanıyor.
İki — Vâkıa ağacı yiyene göre değil, etkisine göre anıyor; Duhân yiyene göre. Vâkıa'daki cümle "karınlarını dolduracaklar"dır; Duhân'daki cümle "günahkârın yemeğidir". Yani Duhân ağacı bir sahiplik ilişkisiyle veriyor: bu yemek, o kişinindir.
Üç — ve bu, en önemli farktır: Duhân tekil konuşuyor. Vâkıa'da hitap çoğuldu ve doğrudandı (inneküm eyyühe'd-dâllûn). Duhân'da ise tek bir kişi var: el-esîm. Ve bu tekillik, kırk dokuzuncu ayete kadar sürecek — orada da tek bir kişiye hitap edilecek: zuk inneke ente…
Kelime mushafta açık tâ ile yazılmıştır: شجرت. Bu, mushafın imlâsında (resm) birkaç kelimede görülen bir durumdur.
Bunu yalnız bir yazı verisi olarak kaydediyorum; buradan hiçbir anlam, hesap ya da sır iddiası çıkarılmaz. Bakara'de düşülen kayıt geçerlidir.
Kök Kalem, Mutaffifîn, İnsân ve Hucurât'de geçti.
Somut anlamı dilcilerce şöyle verilir: ism — insanı hayırdan geri bırakan, ağırlaştıran şey. Kökte bir yavaşlatma, engelleme fikri vardır: nâkatün âsime — yavaş yürüyen deve. Buradan ism — günah: iyiliğe gitmeyi ağırlaştıran yük.
Bunu bir lafız gözlemi olarak kaydediyorum: kelime Kur'an'da yalnız bir "günah işleyen" değil, haddi aşmayı huy edinmiş kişiyi anlatan bir komşuluk içinde geçiyor. Ve otuz birinci ayette Firavun için kullanılan müsrif (haddi aşan) kelimesi aynı alandadır.
| Okuma | Ne der |
|---|---|
| Cins (istiğrâk) | "Günahkâr olan kim varsa" — bir tür |
| Belirli biri (ahd) | Sûrenin indiği bağlamda bilinen bir kişi |
Ama bir kayıt düşüyorum ve STYLE gereğidir: ikinci okumada bile ayetin kurduğu şey bir vasıftır. Kāf'de ve bu tefsirin genelinde kayıtlı olan ilke burada da işler: ayetin tarif ettiği şey vasıftır, kim o vasfı taşırsa ona dahildir.