وَلَقَدْ أَخَذَ ٱللَّهُ مِيثَٰقَ بَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ وَبَعَثْنَا مِنْهُمُ ٱثْنَىْ عَشَرَ نَقِيبًا ۖ وَقَالَ ٱللَّهُ إِنِّى مَعَكُمْ ۖ لَئِنْ أَقَمْتُمُ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتَيْتُمُ ٱلزَّكَوٰةَ وَءَامَنتُم بِرُسُلِى وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَأَقْرَضْتُمُ ٱللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا لَّأُكَفِّرَنَّ عَنكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ
Ve lekad ehaza'llâhu mîsâka benî İsrâîle ve beasnâ minhümü'snâ aşera nakībâ · Ve kāla'llâhu innî meaküm · Le-in ekamtümü's-salâte ve âteytümü'z-zekâte ve âmentüm bi-rusülî ve azzertümûhüm ve akradtümü'llâhe kardan hasenen le-ükeffiranne anküm seyyiâtiküm ve le-üdhılenneküm cennâtin tecrî min tahtihe'l-enhâr · Fe-men kefera ba'de zâlike minküm fe-kad dalle sevâe's-sebîl
"Andolsun ki Allah İsrâiloğullarından söz almış ve içlerinden on iki temsilci göndermişti. Ve Allah demişti ki: Ben sizinle beraberim. Eğer namazı kılar, zekâtı verir, elçilerime inanır, onları desteklerseniz ve Allah'a güzel bir borç verirseniz, kötülüklerinizi mutlaka örterim ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra kim inkâr ederse, düz yoldan sapmış olur."
5/12'den 5/26'ya kadar süren bu blok, geçmiş toplulukların aldığı sözlerden ve o sözlere ne olduğundan söz eder. STYLE gereği bu bölüm boyunca korunacak kayıtlar şunlardır ve metnin kendisinden çıkarlar:
1. Ayetlerin yapısı şartlıdır. 12. ayetin merkezinde le-in (eğer) vardır ve vaad beş şarta bağlanmıştır. Şartlı bir cümleden, şartlardan bağımsız bir kimlik hükmü çıkarılamaz. 2. Sonuç, kimliğe değil fiile bağlanır. 13. ayet fe-bimâ nakdıhim mîsâkahüm ile başlar: sebep, söz bozmak fiilidir. 3. Ayetler kendileri bölerek konuşur. 13'te illâ kalîlen minhüm (içlerinden az bir kısmı hariç), 14'te ve mine'llezîne kālû (diyenlerden bir kısmından) kayıtları vardır. 4. Ve bölüm bir affetme emriyle biter: fa'fu anhüm va'sfah (13).
Bu dört kayıt, bir topluluk hakkında toptan hüküm kurmayı metnin kendisinin engellediğini gösterir. Bu bölüm o engeli korur.
نَقِيب — kök ن-ق-ب: delmek, içine nüfuz etmek, bir şeyin içini araştırmak. Nakb — duvarda açılan delik; nikāb — yüz örtüsündeki göz açıklığı; menkabe — bir kişinin bilinen, açığa çıkmış meziyeti.
Yani nakīb, kelimenin kendi mantığında "topluluğun içine nüfuz etmiş, hâlini bilen" kişidir. Bir yönetici değil, bilen ve bildiren biri. Kur'an aynı kökü fe-nekkabû fi'l-bilâd biçiminde de kullanır (Kāf 50/36) — "ülkeleri delip dolaştılar."
Sayının on iki olması, İsrâiloğullarının on iki kola ayrılmış olmasıyla ilgilidir; bu, sûrede ayrıca açıklanmıyor ve burada bir tarih anlatısı kurmuyorum.
Cümle "ben sizinle beraberim" diyor ve hemen ardından şart geliyor. Hadîd 57/4'te ve hüve meaküm işlenmiş ve orada kaydedilmişti: meiyyet (beraberlik) fizikî yan yanalık değildir. Oraya dayanıyorum.
Buradaki beraberlik, korumayı ve desteği bildiren bir beraberliktir ve devamındaki şartlarla çerçevelenmiştir.
| Şart | Fiil | Alan |
|---|---|---|
| 1 | Ekamtümü's-salâte | İbadet |
| 2 | Âteytümü'z-zekâte | Mal |
| 3 | Âmentüm bi-rusülî | İnanç |
| 4 | Azzertümûhüm | Destek — elçilere |
| 5 | Akradtümü'llâhe kardan hasenen | İnfak |
عَزَّرْتُمُوهُمْ — kök ع-ز-ر: dilcilerin verdiği anlam çift yönlüdür ve ikisi de kaydedilmelidir: (a) yardım etmek, desteklemek, arka çıkmak; (b) engellemek, savmak, kişiyi kötülükten alıkoymak.
İki anlam çelişmez: birine arka çıkmak, ona zarar verecek olanı savmaktır. Aynı kökten fıkıh dilindeki ta'zîr gelir — ki oradaki anlam "kişiyi kötülükten alıkoyan ceza"dır. Bu bölümde ta'zîrin fıkhî muhtevasına girilmiyor.
Kelimenin azzertümûhüm (şeddeli) ve azertümûhüm (şeddesiz) okunduğu nakledilir; imam adı vermiyorum.
أَقْرَضْتُمُ ٱللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا — ق-ر-ض kökü: kesmek, kırpmak. Mikrâd — makas (Türkçedeki "kırkmak/kırpmak" ile ses benzerliği tesadüftür, türetme iddiası kurmuyorum). Karz — malından kesilip verilen parça.
Hadîd 57/11 ve Teğâbün 64/17'de aynı terkip (karden hasenen) işlendi; oraya dayanıyorum. Orada kaydedilen esas şuydu: ifadenin kendisi bir denklem kuruyor — verilen şey kaybolmuyor, borç olarak yazılıyor.
Ve bu ayette terkibin bulunması kaydedilmeye değer: aynı ifade, geçmiş bir topluluğa verilen sözde de geçiyor. Yani ölçü yeni değil.
ك-ف-ر kökünün II. bâbı: tekfîr — örtmek, üzerini kapatmak. Ve burada kökün asıl anlamı çıplak hâlde görünüyor: kötülüklerin üzerinin örtülmesi.
Bu, dizinde birçok yerde kaydedilen bir noktayı bir kez daha gösteriyor: ك-ف-ر kökü kendi başına olumsuz değildir; örtmek demektir. Örtenin kim olduğu ve neyin örtüldüğü, kelimenin değerini belirler. Çiftçiye de kâfir denir — tohumu toprakla örttüğü için (Hadîd 57/20'de bu kullanım geçer ve Hadîd'de işlendi).
Ve ayetin sonunda aynı kök olumsuz anlamda gelecek: fe-men kefera ba'de zâlike. Aynı ayette, aynı kök, iki zıt yönde. Örten Allah ise rahmettir; örten insan ise inkârdır.
فَقَدْ ضَلَّ سَوَآءَ ٱلسَّبِيلِ — sevâ' kök س-و-ي: denklik, düzlük. Sevâü's-sebîl — yolun düz, ortadan giden hâli. Yani sapma, yoldan çıkmak değil, yolun ortasından kenarına kaymaktır.