وَجَآءَتْ سَكْرَةُ ٱلْمَوْتِ بِٱلْحَقِّ ۖ ذَٰلِكَ مَا كُنتَ مِنْهُ تَحِيدُ
Buraya kadar anlatım üçüncü şahıstı: acibû (şaştılar), kezzebû (yalanladılar), hum (onlar), nefsühû (onun nefsi).
Arapçada buna iltifât (hitabın yön değiştirmesi) denir ve Kur'an'da sık kullanılır. Ama buradaki kullanımın yeri özeldir: hitap tam olarak ölüm anında sana dönüyor.
Bunu kendi okumam olarak veriyorum ve dayanağı dizimdir: sûre boyunca "onlar" diye anılan grup, ölüm sahnesine gelindiğinde tekilleşiyor. Çünkü ölüm tekil bir olaydır. Kimse toplulukla ölmez.
Vâkıa bahsinde benzer bir hareket kaydedilmişti: sûrenin "en genişten (bütün insanlık) en dara (bir yatakta ölmekte olan tek bir insan)" inmesi. Kāf aynı hareketi yapıyor, ama daha kısa yoldan: bir fiil kipiyle.
- سَكَرَ النَّهْرَ — nehri bendledi, akışını kesti.
- سِكْر — bend, set; suyun önüne çekilen engel.
- سُكْر — sarhoşluk. Yani aklın önüne çekilen set.
- سَكْرَة — sarhoşluk hâli; bir defalık, yoğun hâl (fa'le vezni tek seferliği bildirir).
"Derlerdi ki: gözlerimiz bağlandı/kapandı (sükkiret ebsârunâ); hayır, biz büyülenmiş bir topluluğuz." (Hicr 15/15)
Yani sekre, keyif veren bir hâli değil, kapanan bir hâli adlandırıyor. Sarhoşluk, Arapçada aklın önünün kesilmesidir.
Ve ayette anlatılan şey budur: ölüm anında zihnin berraklığının kapanması, algının bulanması, kişinin kendinden geçmesi.
Bu, gözlenebilir bir şeydir ve zorlama gerektirmez. Ölüme yaklaşan bir bedende bilincin bulanması, tıbben bilinen bir süreçtir.
Ve bu tam olarak yirmi ikinci ayetin söyleyeceği şeydir: "senden perdeni kaldırdık, bugün gözün keskin." Ölüm anı, sûrede iki kez ve iki ayrı kelimeyle "kapanan bir şeyin altından açılan bir şey" olarak anlatılıyor.
Ve bi'l-hakk ifadesi, beşinci ayetteki bi'l-hakk ile de bağlıdır (yukarıda tablo hâlinde verildi): yalanladıkları şey, ölümle birlikte geliyor.
Bu okuyuş mütevâtir kıraatlerden değildir; şâz sayılır ve namazda okunmaz. Nakledilmesi, kelimelerin yerinin anlamı nasıl değiştirdiğini göstermesi bakımından ilgi çekicidir:
| Okuyuş | Özne | Ne diyor |
|---|---|---|
| Mütevâtir | sekratü'l-mevt | Ölümün sarhoşluğu, hakkı getirdi |
| Şâz | sekratü'l-hakk | Hakkın sarhoşluğu, ölümü getirdi |
Bu okuyuşu bir bilgi olarak aktarıyorum; kime nispet edildiği konusunda kesin bir şey söylemiyorum ve tefsiri mütevâtir okuyuş üzerine kuruyorum.
- حَادَ عَنِ الطَّرِيق — yoldan saptı, yolu bıraktı.
- حَيْدَة — sapma, kaçınma.
- حَيْد — bir dağın ya da kayanın çıkıntısı; yoldan çıkıp yana taşan kısım.
Ölümden kaçınmak, ölümü inkâr etmek değildir. Kimse ölümü inkâr etmez. Yapılan şey, ondan yan çizmektir: konusunu açmamak, düşünmemek, "sonra düşünürüm" demek.
Fiil muzâri: tahîd — "kaçınıp durduğun". Süreklilik bildiriyor. Yani bir kerelik bir kaçış değil, ömür boyu sürdürülen bir yan çizme.
Ve fiilin nesnesi minhu (ondan) ile geliyor: mâ künte minhu tahîd. Kaçınılan şey ölümdür ve ayet onu işaret zamiriyle anıyor: zâlike — "işte bu".
Yani sahne şudur: ömür boyu adı konmamış, bakılmamış, yan çizilmiş bir şey — ve şimdi karşında duruyor, parmakla gösteriliyor.
Ölüm hastaneye taşındı, evden çıktı. Cenaze işleri profesyonelleşti. Yaşlılık gizlendi. Hastalık dille yumuşatıldı. Çocuklar cenazelerden uzak tutuluyor.
Bunların hiçbiri inkâr değil. Kimse "insan ölmez" demiyor. Yapılan şey tam olarak hayddır: yan çizmek.
Bir kayıt daha gerekiyor: ayet ölümü sürekli düşünmeyi de emretmiyor. Söylediği şey, ondan kaçmanın işe yaramadığı. Aradaki fark, yaşanabilir bir hayatla korkuyla felç olmuş bir hayat arasındaki farktır.