تَبْصِرَةً وَذِكْرَىٰ لِكُلِّ عَبْدٍ مُّنِيبٍ
Altıncı ve yedinci ayetlerde nesneler sıralanıyordu. Burada birden bir hüküm cümlesi geliyor: bunlar niçin.
Ve dokuzuncu ayette sıralama kaldığı yerden devam edecek. Yani bu ayet, listenin ortasına konmuş bir parantezdir.
Dizim bakımından iki kelime de mansûbdur ve müfessirler bunun sebebinde ayrılır: mef'ûlün leh mi (…olsun diye), mef'ûlün mutlak mı, hâl mi? Anlam farkı büyük değildir; üç çözümleme de aynı sonuca varır: bu yapılanların bir amacı vardır ve amaç bakan insandır.
Kök: ب-ص-ر. Görmek — ama Hadîd bahsinde kaydedildiği gibi, ayırt ederek görmek. Aynı kökten basîret (iç görü, kavrayış) gelir.
Kelimenin vezni belirleyicidir: tef'ile (تَفْعِلَة). Bu, tef'îl babının masdarıdır ve tef'îl babı Arapçada geçişlilik/ettirgenlik bildirir.
Bu, altıncı ayetteki emirle tam olarak eşleşiyor: orada "bakmadılar mı" denmişti. Burada, bakılan şeylerin niye orada olduğu söyleniyor: gördürmek için.
Ve bir kayıt daha: kelime bakışın ürününü değil, ona sağlanan imkânı adlandırıyor. Gördürme yapılmış olabilir; görme gerçekleşmemiş olabilir. İkinci ayetteki durum tam olarak budur.
| tebsıra | zikrâ | |
|---|---|---|
| Ne yapıyor | Gösteriyor | Hatırlatıyor |
| Hangi duruma | Hiç fark etmemiş olana | Bilip unutmuş olana |
| Verdiği şey | Yeni bilgi | Eski bilginin geri gelmesi |
| Zamanı | İlk kez | Yeniden |
Yani ayet, aynı manzaranın iki ayrı insana iki ayrı şey yaptığını söylüyor. Hiç düşünmemiş olan için gökyüzü bir keşiftir; düşünüp unutmuş olan için bir uyarıdır.
Bu ayrımı kendi okumam olarak veriyorum, ama dayanağı iki kelimenin kök anlamlarının farkıdır ve o fark dilcilerde açıktır.
Ve bu ikili sûre içinde geri dönecek: otuz yedinci ayette "Bunda… bir zikrâ vardır" denecek ve orada da iki ayrı yol tarif edilecek — kalbi olan ve kulağını veren. İki yerde de tek bir şey iki ayrı kanaldan sunuluyor. Bunu bir örüntü olarak kaydediyorum.
Bu, ilk bakışta delilin gücünü zayıflatıyor gibi görünür. Delil, ancak baktığında görene delilse, delil midir?
Ama söylenen şey başkadır ve dikkatle okunmalıdır. Ayet "yalnız mümin görebilir" demiyor. Münîb kelimesi imanı değil, bir hareketi adlandırıyor.
مُنِيب — kök ن-و-ب. Somut anlamı: dönmek, bir yere tekrar tekrar gelmek. Nevbe — sıra, nöbet (tekrar tekrar gelen). Nâibe — başa tekrar gelen musibet. İnâbe — yönelme, dönme.
Kökün merkezinde tekrar var: nevbet kelimesinin Türkçedeki "nöbet"i bu köktendir — sıranın dönüp dönüp gelmesi.
Şart budur ve makuldür: delil, bakmayana bir şey göstermez. Gökyüzü hiç başını kaldırmayana kapalıdır — ama bu, gökyüzünün kusuru değildir.
Ve kelimenin otuz üçüncü ayette geri döneceğini not etmek gerekiyor: "…ve yönelen bir kalple (bi-kalbin münîb) gelen kimse." Sekizinci ayette delili görebilen kişinin sıfatı ne ise, otuz üçüncü ayette cennete giren kişinin sıfatı odur. Aynı kelime.
Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır ve şunu söylüyor: baştaki şart ile sondaki karşılık aynı vasfa bağlanmış.
Kelimenin burada nekre (belirsiz) gelmesi anlamlıdır: abdin münîb — "yönelen bir kul". Belirli bir topluluk, belirli bir din, belirli bir kavim adı geçmiyor.
Ve küll ile birlikte: li-külli abdin münîb — "yönelen her kul için". Kapı, vasfa göre açılıyor; kimliğe göre değil. Bu, STYLE'da yazılı olan ilkenin metindeki karşılığıdır: ayetin tarif ettiği vasıflardır; kim o vasfı taşırsa ona dahildir.