قُتِلَ ٱلْخَرَّٰصُونَ ٱلَّذِينَ هُمْ فِى غَمْرَةٍ سَاهُونَ
Kutile'l-harrâsûn · Ellezîne hüm fî ğamratin sâhûn "Kahrolsun o tahmincileri! Onlar ki bir boğuntu içinde dalgındırlar."
Bu kalıp Tebbet 111/1 ve Abese 80/17 bahislerinde işlendi; tekrarlamıyorum. Oradaki tespitin özeti: kutile biçim olarak beddua, muhteva olarak hükümdür — bir dilek kurar gibi görünür ama olmuş bir şeyi bildirir. Ve Abese bölümünde kalıbın Kur'an'daki üç geçişi sayılırken bu ayet zaten anılmıştı.
| Yer | Muhatap | Suç |
|---|---|---|
| Abese 80/17 | el-insân — tür olarak insan | Nankörlük |
| Bürûc 85/4 | ashâbü'l-uhdûd — hendek sahipleri | İnananları ateşte yakmak |
| Zâriyât 51/10 | el-harrâsûn — tahminciler | Tahminle konuşmak |
Üçüncü satır, ilk ikisinin yanında tuhaf duruyor. Nankörlük ve toplu işkence ağır suçlardır. Peki "tahminle konuşmak" niçin aynı kalıpla anılıyor?
خَرَصَ النَّخْلَ — hurma ağacındaki mahsulü, henüz toplanmadan, göz kararıyla tahmin etti. Bu, Arap tarım hayatında yerleşik bir işlemdir: hurma daldayken ne kadar tutacağı kestirilir, ve bu kestirim üzerinden pay hesabı yapılır.
Ve buradan ikinci anlam doğar: خَرْص — tahmin, atma, kesin bilgiye dayanmayan söz. Ve oradan üçüncüsü: yalan.
Ve şimdi asıl mesele. Kökün ilk anlamı — hurma tahmini — meşru bir işlemdir. Kimse hurma sayarak ölçmez; göz kararı ölçmek zorunludur ve kabul edilmiş bir yöntemdir. Bu bir yalan değildir; bir tahmindir ve tahmin olduğu bilinir.
Hurma tahmini şu şartla meşrudur: tahmin olduğu bilinir, ve daha iyisi mümkün olmadığı için yapılır. Ama aynı işlem, hakkında kesin bilgi verilmiş bir konuya uygulanırsa — mesela hesap gününe — o zaman tahmin, bilginin yerine geçmiş olur.
خَرَّاص kalıbına dikkat: fa''âl vezni, Arapçada meslek ve süreklilik bildirir (neccâr marangoz, hayyât terzi, kezzâb çok yalancı). Yani harrâs, bir kere tahmin yürüten değil; tahminciliği huy edinmiş kişidir.
Beddua kalıbının bu kadar ağır olmasının sebebi budur: kınanan şey bir kere yanılmak değil, bilgi yerine tahminle yaşamayı yöntem haline getirmek.
Bugüne bakan yönü. Bu teşhis, bilgi bolluğu çağında daha da görünür hale geldi. Bir konu hakkında bilgi edinmenin maliyeti düştükçe, bilgi edinmeden konuşmanın maliyeti de düştü. Bir mesele hakkında okumak zaman ister; hakkında bir cümle kurmak saniye sürer. Harrâsın tarifi tam buraya oturuyor: kişi yalan söylediğini düşünmüyor — sadece bilmediği bir şey hakkında konuşuyor ve konuştuğu şeyi bildiğini sanıyor.
- غَمَرَهُ ٱلْمَاءُ — su onu kapladı, üstünü örttü.
- غَمْرَة — suyun derin olduğu, insanı örttüğü yer.
- غَامِر — kaplanmış, örtülmüş.
- مُغَامَرَة — kendini derin suya/tehlikeye atmak. Türkçedeki "macera" bu koldan gelir.
Kur'an bu kökü başka yerde de kullanır: "Onların kalpleri bundan bir ğamre içindedir" (Mü'minûn 23/63); "ölümün ğamerâtı içinde" (En'âm 6/93). İkinci ayette kelime çoğul ve doğrudan boğulma görüntüsü veriyor.
Karanlıkta olan görmez ama nefes alır. Suyun altında olan hem görmez hem nefes alamaz. Ve daha önemlisi: sudaki insan, kendisini kuşatanın ne olduğunu bilmez — su şeffaftır, engel görünmez.
Müddessir bölümünde aynı alandan bir kelime işlenmişti: خَوْض (havd) — bulanık suda çalkalanmak (74/45). Ve orada kaydedilen tespit şuydu: havd, "birlikte yapılan boş meşguliyet"tir. Tûr sûresinde de aynı kelime geçecek (52/12).
| خَوْض (Müddessir 74/45, Tûr 52/12) | غَمْرَة (Zâriyât 51/11) | |
|---|---|---|
| Su ile ilişki | İçine girmek — çalkalamak, bulandırmak | İçinde kalmak — üstünü örtmek |
| Kim yapıyor | Kişi kendisi giriyor | Kişi kaplanmış durumda |
| Çatı | Etken bir fiil | Bir hâl |
| Bilinç | Yaptığını bilir | Bilmez |
Havd bir eylemdir; ğamre bir durumdur. Ve ayet ikisini birleştiriyor: fî ğamratin sâhûn — kaplanmış, ve kaplandığından habersiz.
Kök: س-ه-و. Bu kök Mâûn 107/5 bahsinde işlendi; tekrarlamıyorum. Oradaki tespitin özeti: sehv, dikkatin başka yere kayması, aklın orada olmamasıdır; ve sâhûn ism-i fâil olduğu için yerleşmiş bir hal bildirir, tekrarlanan bir eylem değil.
Mâûn'da sâhûn namaza bağlanmıştı: an salâtihim sâhûn — namazlarından gafil. Burada ise hiçbir şeye bağlanmamış; sadece fî ğamratin kaydı var.
Ve iki ayeti birlikte okumak bir sıra veriyor: Zâriyât genel hali tarif ediyor (kaplanmış ve dalgın), Mâûn o halin bir alandaki görünümünü veriyor (namazından gafil). Bunu bir bağ olarak kaydediyorum; iki sûrenin birbirine atıf yaptığı iddiası değildir.