وَفِى عَادٍ إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ ٱلرِّيحَ ٱلْعَقِيمَ مَا تَذَرُ مِن شَىْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلَّا جَعَلَتْهُ كَٱلرَّمِيمِ
Ve fî Âdin iz erselnâ aleyhimü'r-rîha'l-akīm · Mâ tezeru min şey'in etet aleyhi illâ cealethü ke'r-ramîm "Âd'da da vardır — hani üzerlerine o kısır rüzgârı göndermiştik. Uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu çürümüş kemik gibi yapıyordu."
Fecr 89/6-8 bahsinde Âd kavmi işlendi ve Kur'an'ın verdiği bilgiler ile rivayetin eklediği ayrı ayrı verildi; tekrarlamıyorum. Orada kaydedilenlerin özeti: yurtları el-Ahkāftır (kum tepeleri); bir kasırga ile helâk edildiler (Hâkka 69/6-7); İrem zâti'l-imâd ifadesi üzerindeki ihtilaf tablo halinde verildi; ve Âd'ın Arap hafızasında yer eden bir helâk örneği olduğu, Kur'an'ın onu hiçbir tanıtım yapmadan andığı belirtildi.
Hâkka bölümünde kaydedilen kural burada işliyor: tekil rîh Kur'an'da genellikle azap bağlamında geçer, çoğul riyâh ise rahmet bağlamında. Ve orada bu ayet zaten anılmıştı.
Buraya eklenecek olan, sıfatın kendisi. Yukarıda 51/29 bahsinde bu kelimeyi işledim ve sûre içi bağı kurdum; tekrarlamıyorum. Özeti: akīm ürün vermeyen demektir; kelime sûrede iki kez geçer (kadın için ve rüzgâr için) ve iki geçiş karşıt yöndedir — birinde kısırlık kaldırılıyor, ötekinde kısırlık silah oluyor.
Buraya eklenecek son bir kayıt: rüzgârın "kısır" olması, Kur'an'ın rüzgâr için kullandığı olağan sıfatın tersidir. Rüzgâr normalde taşır — bu sûrenin ikinci ayetinde de öyle anılmıştı (el-hâmilâti vikrâ).
| 51/1-4 (yemin) | 51/41 (Âd) | |
|---|---|---|
| Savurur | ez-zâriyâti zervâ | Savuruyor |
| Taşır | el-hâmilâti vikrâ | Taşımıyor — kısır |
| Akar | el-câriyâti yüsrâ | Akıyor |
| Paylaştırır | el-mukassimâti emrâ | Paylaştırmıyor — bırakmıyor |
Yani kırk birinci ayetteki rüzgâr, sûrenin ilk dört ayetindeki işlemin iki halkası eksik halidir. Savuruyor ama taşımıyor; geliyor ama bırakmıyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum. Kelimelerin kök anlamları yukarıda tek tek verildi ve tartışmalı değil; iddia ettiğim şey, iki bölümün aynı sûre içinde bulunmasının kaydedilmeye değer olmasıdır. Kasıtlı bir düzen olduğunu iddia etmiyorum.
İki olumsuzluk üst üste ve sonuç mutlak bir olumlama: mâ … illâ. Bu kalıp Arapçada en güçlü kapsayıcılığı verir — hiçbir istisna bırakmaz.
تَذَرُ — kök و-ذ-ر: bırakmak, terk etmek. Ve bu fiilin ilginç bir özelliği var: Arapçada mâzî (geçmiş) çekimi kullanılmaz; yalnız muzâri ve emir kalıpları işler.
Aynı kökten bir emir Tûr sûresinde gelecek: fe-zerhüm (52/45) — "bırak onları." Sûrenin elli dördüncü ayetindeki fe-tevelle anhüm ise başka köktendir.
- رَمَّ ٱلْعَظْمُ — kemik çürüdü, eskidi.
- رَمِيم — çürümüş, ufalanmış şey; özellikle çürümüş kemik.
- رِمَّة — çürük kemik.
Kur'an bu kelimeyi bir yerde daha kullanır ve orada anlam kesindir: "Çürümüş halde iken kemikleri kim diriltecek?" (Yâsîn 36/78) — men yuhyi'l-izâme ve hiye ramîm.
Yani kelime, Kur'an'ın kendi kullanımında ölümün en ileri aşamasını gösteriyor: ceset değil, kemik; kemik değil, çürümüş kemik.
Ve benzetmenin işleyişine dikkat. Rüzgâr, uğradığı şeyi yok etmiyor — çürümüş kemiğe çeviriyor. Yani ortada bir şey kalıyor; ama o şey artık ne ise o değil.
Bu, Hâkka bölümünde aktarılan tasvirle uyumludur: "O kavmi orada, içi boş hurma kütükleri gibi serilmiş görürdün" (69/7). İki tasvirde de geriye bir biçim kalıyor, içerik gitmiş.
Ve bir zaman nüktesi. Çürüme uzun bir süreç gerektirir: kemiğin ufalanması yıllar alır. Rüzgâr ise geçip gidiyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum; ayet süreden söz etmiyor, ama Hâkka 69/7'de aynı olay için "yedi gece sekiz gün" kaydı düşülür — yani süre kısa ama anlık değil.