وَفِى ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا۟ حَتَّىٰ حِينٍ · فَعَتَوْا۟ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ ٱلصَّٰعِقَةُ وَهُمْ يَنظُرُونَ · فَمَا ٱسْتَطَٰعُوا۟ مِن قِيَامٍ وَمَا كَانُوا۟ مُنتَصِرِينَ
Ve fî Semûde iz kīle lehüm temette'û hattâ hîn · Fe-atev an emri rabbihim fe-ehazethümü's-sâıkatü ve hüm yenzurûn · Fe-me'stetâû min kıyâmin ve mâ kânû müntasırîn "Semûd'da da vardır — hani onlara 'Bir süreye kadar yararlanın' denmişti. Rablerinin emrine karşı büyüklendiler; derken bakıp dururlarken onları o yıldırım yakaladı. Ne ayağa kalkabildiler, ne de kendilerini kurtarabildiler."
Şems 91/11-15 bahsinde Semûd kıssası ayrıntılı olarak işlendi; Kur'an'ın verdikleri, rivayetin eklediği ve tarihî çerçeve ayrı ayrı verildi. Tekrarlamıyorum. Orada kaydedilenlerin özeti: Semûd, bağımsız kaynaklarda kaydı bulunan bir topluluktur (Asur kayıtları, Grek ve Latin coğrafyacıları); "dağları yontarak evler yaptılar" tarifi el-Hicr bölgesiyle ilişkilendirilir, ancak bugün ayakta duran anıtsal cepheler Nabatî dönemine aittir ve Semûd'un yapıları değildir; ve muhataplar için Semûd uzak bir isim değildi, kervan yolu o bölgeden geçiyordu.
Ve Fecr 89/9 bahsinde de kavim anıldı.
Kök: م-ت-ع. Somut anlamı: bir şeyden faydalanmak, yararlanmak; ve dayanıklı olmak. Metâ' — eşya, mal, yol azığı. Temettu' — yararlanma.
Ve emir kipi burada da gerçek bir emir değil. On dördüncü ayette zûkū için kaydedilen şey burada da geçerlidir: emir kipi azarlama, alay ya da hükmün infazı için kullanılabilir.
Hattâ hîn — "bir vakte kadar". حِين kelimesi Arapçada belirsiz bir süre bildirir; ne kadar olduğu söylenmiyor.
Ve Kur'an bu kıssayı başka yerde anlatırken süreyi açıkça verir: "Yurdunuzda üç gün daha yararlanın" (Hûd 11/65) — temette'û fî dâriküm selâsete eyyâm.
| Hûd 11/65 | Zâriyât 51/43 | |
|---|---|---|
| Süre | Üç gün — sayılı | hîn — belirsiz |
| Ne yapıyor | Bir tarih veriyor | Bir süre olduğunu söylüyor, uzunluğunu söylemiyor |
Ve belirsizliğin bir işlevi var. Bu tefsirde daha önce Tekâsür ve Âdiyât bahislerinde kaydedilen ilke burada da işliyor: nesnesi söylenmeyen bir tehdit, söylenenden büyüktür, çünkü sınırı yoktur.
Ama burada bir katman daha var. Zâriyât'ın muhatabı Semûd değil, Mekkedir. Ve Mekke'ye söylenen şey şu: onlara da bir süre verilmişti.
Ve bu, kelimenin ahlâkî anlamını açıklıyor: utüvv, esnekliğini kaybetmiş olmaktır. Büyüklenen kişi, kırılır ama bükülmez.
Kur'an bu kökü Semûd için başka yerde de kullanır: "Rablerinin emrine karşı büyüklendiler" kalıbı A'râf 7/77'de de geçer — ve atev an emri rabbihim.
Ve edatın seçimi ilginçtir: atev an emri rabbihim — "emrinden büyüklendiler". An harfi uzaklaşma bildirir. Yani büyüklenme, emre karşı bir direniş değil; emirden uzaklaşma.
Şems bölümünde Semûd için kaydedilen tespit bununla uyumludur: orada tağvâ (azgınlık) kelimesi işlenmiş ve "yalanlama önce gelmiyor, azgınlık önce geliyor" sonucuna varılmıştı. Yani Semûd önce delil inceleyip sonra reddetmedi; önce sınırı aştılar.
- صَاعِقَة — yıldırım; ve yıldırımın çarpması.
- صَعِقَ — çarpıldı, bayıldı. Kur'an bunu kullanır: "Mûsâ baygın düştü" (A'râf 7/143) — ve harra Mûsâ saıkā.
- صَعْق — çarpılma.
Ve kökün merkezinde ses var. Yıldırıma bu ad, ışığı değil sesi yüzünden verilmiştir — dilciler bunu düzenli olarak kaydeder.
Kur'an Semûd'un helâki için birkaç kelime kullanır: sayha (korkunç ses, Hûd 11/67), tâğıye (azgın, Hâkka 69/5), sâıka (burası ve Fussilet 41/13, 17), racfe (sarsıntı, A'râf 7/78).
Ve Tûr sûresinde aynı kök geri gelecek: yevmehümü'llezî fîhi yus'akūn (52/45) — "çarpılacakları gün". Bunu iki sûre arasındaki bağlar bölümünde toplayacağım.
| Okuyuş | Anlam |
|---|---|
| Bakmak | Gözleri açıkken, olup biteni görürken yakalandılar |
| Beklemek | Bekleyip dururlarken; yani vaad edilen azabı bekledikleri halde |
Ve birinci okuyuşta ayrıntının işlevi şu: helâk uykuda gelmedi. Görerek, bakarak, farkında olarak geldi. Kaçmak için zamanları vardı — bir sonraki ayet bunu söyleyecek: "ne ayağa kalkabildiler."
Kök: ق-و-م. Kalkmak, ayakta durmak. Bu kök Fâtiha, Beyyine ve Bakara bahislerinde işlendi (müstakîm, ikāme, kayyime); tekrarlamıyorum.
| Okuyuş | Anlam |
|---|---|
| Fiziksel kalkış | Ayağa kalkamadılar — kaçmak için doğrulamadılar |
| Direnç | Karşı koyacak bir güç bulamadılar |
İki okuyuş birbirini dışlamıyor. Ve ikinci yarı (ve mâ kânû müntasırîn — "kendilerini kurtaramadılar") ikincisine bakıyor.
مُنتَصِر — kök ن-ص-ر: yardım etmek. İntisâr (iftiâl babı) — kendi kendine yardım etmek, kendini kurtarmak. Nasr bölümünde bu kök işlendi.
Ve dönüşlü kalıp anlamlıdır: kimseden yardım almadıkları söylenmiyor; kendi kendilerine bile yardım edemedikleri söyleniyor.
Bu, otuz dokuzuncu ayetteki Firavun'la bir paralel kuruyor: orada bi-ruknihî (gücüne dayanarak) hareket etmişti. Burada Semûd'un elinde kendine yetecek kadar bile güç kalmıyor.