مَآ أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍ وَمَآ أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلرَّزَّاقُ ذُو ٱلْقُوَّةِ ٱلْمَتِينُ
Mâ ürîdü minhüm min rızkın ve mâ ürîdü en yut'ımûn · İnnallâhe hüve'r-Rezzâku zü'l-kuvveti'l-metîn "Onlardan bir rızık istemiyorum; beni doyurmalarını da istemiyorum. Şüphesiz rızkı veren, sarsılmaz güç sahibi olan Allah'tır."
Yukarıda kaydedildiği gibi: elli yedinci ayet, elli altıncı ayetten çıkarılabilecek yanlış sonucu kapatıyor.
Birinci: mâ ürîdü minhüm min rızkın — onlardan rızık istemiyorum. İkinci: ve mâ ürîdü en yut'ımûn — beni doyurmalarını istemiyorum.
| Birinci cümle | İkinci cümle | |
|---|---|---|
| Nesne | rızkın — isim | en yut'ımû — fiil (masdar-ı müevvel) |
| Ne reddediliyor | Bir şey | Bir eylem |
| Kapsamı | Verilen mal | Hizmet — doyurma işi |
Ve ikisi ayrıdır. Bir efendi kölesinden hem mal hem hizmet bekleyebilir; ayet ikisini de ayrı ayrı reddediyor.
Kök: ط-ع-م. Mâûn 107/3 bahsinde bu kök işlendi (taâmi'l-miskîn); tekrarlamıyorum. Özeti: taâm hem "yemek" (madde) hem "yedirmek" (fiil) anlamına gelebilir ve bu ikili imkân, oradaki tamlamanın okunuşunu belirliyordu.
Ve ayetin bu fiili seçmesinin somut bir karşılığı var. Eski Yakın Doğu'nun pek çok dinî geleneğinde tapınağa yiyecek sunma merkezî bir ibadet biçimiydi: tanrıya yemek takdim edilir, kurban sunulur, sofrası kurulurdu.
Kur'an bu tasavvuru başka yerde de açıkça reddeder — kurbanın kendisi hakkında: "Onların ne etleri ne kanları Allah'a ulaşır; O'na ulaşan sizin takvânızdır" (Hac 22/37).
Yani elli yedinci ayet, kulluğun bir "besleme" işlemi olmadığını söylüyor. Ve bu, muhatabın çevresindeki dinî pratiklere doğrudan bakan bir kayıttır.
Bunu tarihî arka plan olarak kaydediyorum; Hac 22/37 ayeti Kur'an'ın kendi içinden gelen karinedir.
Kök: ر-ز-ق. Yukarıda 51/22 bahsinde işlendi.
Ve kalıp fa''âl vezninde: Arapçada meslek ve süreklilik bildiren kalıp. Yukarıda harrâs (51/10) için aynı vezin kaydedilmişti.
| خَرَّاص (51/10) | رَزَّاق (51/58) | |
|---|---|---|
| Vezin | fa''âl | fa''âl |
| Kim | İnkârcılar | Allah |
| Ne yapıyor sürekli | Tahmin yürütüyor | Rızık veriyor |
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum; iki kelimenin vezni tartışmasızdır, aralarındaki ilişkiyi kuran benim ve kasıtlı bir düzen iddiası değildir.
Ve er-Rezzâk, sûrenin dördüncü ayetiyle halkayı kapatıyor. Yukarıda 51/22 bahsinde kaydettiğim örgü tamamlanıyor:
4. ayet: el-mukassimâti emrâ — paylaştıranlar (fâil adsız). 22. ayet: ve fi's-semâi rizkuküm — nesne konuyor. 58. ayet: innallâhe hüve'r-Rezzâk — fâil adlandırılıyor.
- مَتْن — sırt, bir şeyin sert ve dayanıklı kısmı; yerin sert yüzeyi; kitabın esas metni (Türkçedeki "metin" bu koldan).
- مَتُنَ — sağlam oldu, dayanıklı oldu.
- مَتِين — sağlam, kopmaz, dayanıklı.
| قُوَّة | مَتِين | |
|---|---|---|
| Ne bildiriyor | Güç — iş yapabilme | Dayanıklılık — kopmama, aşınmama |
| Zaman boyutu | Anlık kapasite | Süreklilik |
Ve ikisinin bir arada olması ayetin bağlamıyla uyumludur. Rızık vermek sürekli bir iştir; sürekli iş, anlık güçle değil dayanıklılıkla yapılır.
Bir gramer nüktesi: el-metîn kelimesi merfû okunmuş ve zü'l-kuvveti tamlamasındaki el-kuvveye değil, er-Rezzâka sıfat yapılmış. Yani sağlam olan güç değil, güç sahibi. Klasik kaynaklarda bu okuyuş üzerinde durulur; farklı i'râb ihtimalleri de kaydedilir. Okuyuş farklarını kesin veremediğim için isim ve nispet yazmıyorum.
Ve kelimenin sûre içindeki yankısı: Kalem sûresi bölümünde fasıla dökümü verilirken metîn kelimesi anılmıştı (Kalem 68/45). İki sûrede de kelime aynı bağlamda geçiyor: mühlet verenin gücü.