فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ
- İstifhâm-ı takrîrî — cevabı bilinen, muhataba kabul ettirmek için sorulan soru.
- İstifhâm-ı ta'cîbî — hayret ve dehşet bildiren soru.
- İstifhâm-ı tehdîdî — tehdit bildiren soru.
Bu cümle için üçü de savunulmuştur ve aralarında keskin bir sınır yoktur. Türkçeye çevirirken soru işareti yerine ünlem koymak, cümlenin işlevine daha yakın düşer: "Azabım nasılmış!"
Mülk'de birebir aynı kalıptaki iki cümle işlenmişti: fe-keyfe kâne nekîr (67/18) ve keyfe kâne nezîr (67/17). Oradaki çözümlemeye dayanıyorum ve tekrarlamıyorum.
Ve bu, cümlenin en dikkat çekici yanıdır. Cümle, azabı henüz görmemiş insanlara, görmüş insanlar hakkında söyleniyor — ama kip, olayın bitmiş olduğunu bildiriyor.
Kendi okumam olarak kaydediyorum: bu kip seçimi, muhatabı olayın sonrasına yerleştiriyor. Muhatap, kendisine henüz gelmemiş bir şeyin, başkalarına gelmiş halini geçmiş zaman kipiyle dinliyor. Sûrenin yaptığı şey budur: geleceği, geçmişin diliyle göstermek.
Ve bu, birinci ayetin gramer meselesiyle aynı ailedendir. Orada iktarabet mâzî idi ve henüz olmamış bir şeyi anlatıyordu. Burada kâne mâzîdir ve olmuş bir şeyi henüz olmamış bir topluluğa gösteriyor. Sûre, zaman kiplerini iki yönde birden esnetiyor.
Azâbî — "benim azabım". Nüzür — yukarıda fasıla bölümünde gösterildiği gibi aslı nüzürîdir; yâ fasıla için düşmüştür.
İki kelimenin yan yana gelmesi kayda değer. Azâb cezadır; nüzür uyarıdır. Biri sonuç, öteki öncesi. Cümle ikisini tek soruda topluyor: "Azabım nasılmış — ve uyarılarım nasılmış!"
Ve buradan çıkan şey şu: uyarı, azabın parçası olarak anılıyor. Uyarılar da "nasılmış" sorusunun konusudur. Yani ayet yalnız cezanın şiddetini değil, cezadan önce yapılanın da yerine geldiğini soruyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum; dayanağı iki kelimenin tek atıfla bağlanmasıdır ve bu, doğrulanabilir bir dizim verisidir.