إِنَّآ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِى يَوْمِ نَحْسٍ مُّسْتَمِرٍّ
İnnâ erselnâ aleyhim rîhan sarsaran fî yevmi nahsin müstemirr "Biz onların üzerine, uğursuzluğu sürüp giden bir günde, uğultulu bir rüzgâr gönderdik."
Hâkka'de bu iki kelime ayrıntılı işlendi ve tekrarlamıyorum. Orada kaydedilenlerden ikisi burada da geçerli:
- رِيح tekil gelmiştir ve Kur'an'da tekil rîh çoğunlukla azap bağlamında, çoğul riyâh çoğunlukla rahmet bağlamında geçer. Hâkka bölümünde bu dağılıma dikkat çekilmiş ve istisnası olup olmadığı kesin söylenemediği için bir kural olarak sunulmamıştı. Aynı kayıt burada da geçerlidir.
- صَرْصَر ikizlenmiş bir kalıptır (rubâî mudâaf) ve iki izahı vardır: uğultulu (sarîr — tiz sürekli ses) ve dondurucu (es-sırr — keskin soğuk). Birçok müfessir ikisini birleştirir. Tercih dayatılmamıştı; burada da dayatmıyorum.
Hâkka bölümünde ayrıca şu kayıt vardı: sarsar Kur'an'da yalnız Âd kavmi hakkında geçer, tek bir olayın adı gibidir.
نَحْس — Kök: ن-ح-س. Kelime uğursuzluk, kötüye giden hal demektir ve tam karşıtı سَعْدdır (uğur, saadet).
Aynı kök bir başka kelime daha verir: نُحَاس — erimiş bakır, ya da dumansı bir madde. Kur'an bunu Rahmân 55/35'te kullanır: yürselü aleykümâ şuvâzun min nârin ve nühâsün. Rahmân'de o ayet işlendi.
Dilcilerin iki anlam arasında kurduğu bağ hakkında kesin konuşmuyorum. Kaynaklarda bakırın kararması ile uğursuzluk arasında bağ kuran izahlar nakledilir; bu izahları bir etimoloji verisi olarak sunmuyorum.
Bu ayet ve Fussilet 41/16'daki benzeri (fî eyyâmin nahisât), tarih boyunca "uğurlu ve uğursuz günler" öğretilerine dayanak yapılmıştır. Ayetin böyle bir sistem kurmadığını belirtmek gerekiyor ve bunun gerekçesi Kur'an'ın kendisindedir.
Bir. Ayet bir gün türünden söz etmiyor; belirli bir olayın gününden söz ediyor. Nahs, o günü onlar için ne olduğuyla niteliyor: o gün onlar için kötüye gitti. Cümle bir takvim bilgisi değil, bir olay tarifidir.
"Onlara bir iyilik geldiğinde 'bu bizimdir' derler; bir kötülük isabet ettiğinde ise Mûsâ ve beraberindekileri uğursuz sayarlar. İyi bilin ki onların uğuru Allah katındadır." (A'râf 7/131) "Dediler ki: 'Biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık.' Onlar dedi ki: 'Uğursuzluğunuz kendinizdendir.'" (Yâsîn 36/18-19)
İki ayette de kullanılan kök ط-ي-رdır (tıyera — kuş uçurarak fal bakmak) ve iki ayette de reddedilen tavır aynıdır: olayın sebebini dışarıdaki bir işarete bağlamak.
Üç. Ayetin kendisi zaten fâili söylüyor: innâ erselnâ — "biz gönderdik." Günün uğursuzluğu bir güç değil; olayın nitelenmesidir.
Bu üç maddeyi STYLE'ın "fen, tarih, sosyal bilim bağlantısı zorlama olmayacak" ve "kesin konuşulmayan yerler açıkça belirtilecek" kayıtlarıyla birlikte veriyorum. Üçü de Kur'an metnine dayanır; sonuçtaki tavır benimdir.
| Ayet | İfade | Kim söylüyor |
|---|---|---|
| 2 | sihrun müstemirr | Yalanlayanlar — işaret hakkında |
| 19 | yevmi nahsin müstemirr | Metin — Âd'ın helâk günü hakkında |
İkinci ayette kelime üç ayrı anlamda okunabiliyordu (sürekli / geçici / güçlü). On dokuzuncu ayette yalnız bir anlam işliyor: sürekli. Çünkü Hâkka 69/7 aynı olayın süresini veriyor: yedi gece sekiz gün.
Hâkka'de bu iki ayet arasındaki ilişki zaten ele alınmış ve şu kaydedilmişti: "Klasik izah, Kamer'deki müstemirr kaydının süreklilik bildirdiği ve iki ayetin çelişmediği yönündedir; 'uğursuz gün' olayın başladığı günü, Hâkka ise süresini veriyor." Bu kayda dayanıyorum ve tekrarlamıyorum.
Buraya eklediğim tek şey, iki geçişin karşılaşmasıdır ve kendi okumamdır: yalanlayanlar bir işareti "sürüp giden" diye niteleyip geçmişlerdi. On dokuzuncu ayette aynı sıfat, bir kavmin helâk gününe veriliyor. Sûrenin diline giren kelime, önce onların ağzından çıkmış olan kelimedir.
Bu, sûrenin üç kez yaptığı şeyin birincisidir. Ötekiler yirmi altıncı ayette (el-kezzâbü'l-eşir) ve kırk yedinci ayette (dalâlin ve su'ur) gelecek.