يُعْرَفُ ٱلْمُجْرِمُونَ بِسِيمَٰهُمْ فَيُؤْخَذُ بِٱلنَّوَٰصِى وَٱلْأَقْدَامِ
Kök: ع-ر-ف. Bu kök Mürselât'de urfâ bahsinde ayrıntılı çözümlendi ve orada kaydedilenler burada belirleyicidir:
Kökün çekirdeği bilmek, tanımaktır — ama bu, ilmten farklı bir bilme türüdür: bir şeyi daha önce görmüş olduğu için tanımak.
Kelimenin kökü konusunda dilciler ayrılır: bir kısmı و-س-م köküne bağlar (damgalamak; harflerin yer değiştirmesiyle sîmâ olmuştur), bir kısmı س-و-م köküne. Kesin konuşmuyorum.
Bu kelime Kalem'de kısaca anılmıştı: "سِيمَا (sîmâ) — yüzdeki alâmet, görünüş. Türkçede 'sima' olarak yaşar."
| Ayet | Kim tanınıyor | Neyle |
|---|---|---|
| Bakara 2/273 | Yoksullar — "onları simalarından tanırsın" | Yoksulluğun yüzdeki izi |
| A'râf 7/46 | A'râf'takiler; her grubu simasından tanırlar | — |
| Fetih 48/29 | Müminler — "simaları yüzlerinde secde izindendir" | Secdenin izi |
| Rahmân 55/41 | Suçlular | Suçun yüzdeki izi |
Bakara 2/273: تَعْرِفُهُم بِسِيمَٰهُمْ — "onları simalarından tanırsın" (yoksullar için) Rahmân 55/41: يُعْرَفُ ٱلْمُجْرِمُونَ بِسِيمَٰهُمْ — "suçlular simalarından tanınır"
Aynı fiil, aynı harf, aynı isim. Bir yerde ihtiyacını gizleyen yoksul, bir yerde suçlu. İkisi de yüzünden okunuyor.
Abese'de son beş ayet ele alınmıştı: "O gün birtakım yüzler müsfiradır — gülen, müjdelenmiş. Birtakım yüzlerin üzerinde ise toz vardır; onları bir karanlık bürür." Ve orada kaydedilen dizim tespiti şuydu:
Yani iyi yüzler sıfatla, kötü yüzler cümleyle anlatılıyordu: birinde nitelik yüzün kendisinden, ötekinde üzerine çöken bir şeyden geliyordu.
Kıyâme'de ise iki yüz tablosu (nâdıra/nâzıra ve bâsira/fâkıra) işlenmiş ve şu kaydedilmişti:
Aynı özne, aynı zaman zarfı, aynı yerde tek kelime farklı — Arapçada buna mukābele denir, ve etkisi şudur: iki grup arasındaki fark dışarıdan gelen bir muamele farkı gibi değil, aynı cümlenin iki farklı doldurulması gibi sunuluyor.
| Abese 80/38-41 | Kıyâme 75/22-25 | Rahmân 55/41 | |
|---|---|---|---|
| Kaç tablo | İki (karşılıklı) | İki (karşılıklı) | Tek |
| Ne anlatılıyor | Yüzün hali | Yüzün hali | Yüzün işlevi |
| Yüz ne yapıyor | Parlıyor / toz basıyor | Bakıyor / kasılıyor | Tanıtıyor |
Orada yüz bir sonucun göstergesiydi; burada yüz bir kimlik belgesi. Ve bu, ayetin bir önceki ayetle bağını kuruyor: sorulmuyor, çünkü yüz zaten söylüyor.
ٱلنَّوَاصِي — nâsiyenin çoğulu. Bu kelime Alak'de ayrıntılı çözümlendi ve tam bu ayet orada anılmıştı. Orada kaydedilenler:
Perçem başın en ön ve en yukarı kısmıdır. Kibirlenen insan başını kaldırır; kaldırdığında öne çıkan yer perçemdir. Ve tutulduğunda baş, tutanın istediği yöne gitmek zorundadır. - Hûd 11/56: "Hiçbir canlı yoktur ki O, onun perçeminden tutmuş olmasın." — Bu ayet meseleyi kökten kuruyor: hâkimiyet zaten fiilen O'nun elindedir. - Rahmân 55/41: "Suçlular simalarından tanınır ve perçemlerinden, ayaklarından yakalanır." Bu iki ayetle birlikte okunduğunda Alak'ın tehdidi şu hale geliyor: perçeminden tutulduğunu unutmuş bir adama, perçeminden tutulacağı hatırlatılıyor.
İkisi bedenin iki ucudur — en yukarısı ve en aşağısı. Bir kişiyi bu iki noktadan tutmak, bütünüyle tutmaktır; arada tutulmayan bir yer kalmıyor.
Ve bir okuma daha ekliyorum, kendi okumam olarak: perçem, kibrin yeridir (Alak bölümünde kaydedildi); ayak, yürümenin yeridir. Yani tutulan iki nokta, kişinin başını kaldırdığı ve yürüdüğü yerlerdir. İkisi de bir irade göstergesidir.