فِى سِدْرٍ مَّخْضُودٍ · وَطَلْحٍ مَّنضُودٍ · وَظِلٍّ مَّمْدُودٍ · وَمَآءٍ مَّسْكُوبٍ
Yirmi sekizinci ayetten otuz dördüncüye kadar sayılan altı öğenin hepsi aynı gramer kalıbıyla — toplam yedi ism-i mef'ûlle — nitelenmiştir:
| Ayet | Nesne | Sıfat | Kalıp |
|---|---|---|---|
| 28 | sidr | mahdûd | ism-i mef'ûl |
| 29 | talh | mandûd | ism-i mef'ûl |
| 30 | zıll | memdûd | ism-i mef'ûl |
| 31 | mâ' | meskûb | ism-i mef'ûl |
| 32-33 | fâkihe | lâ maktûa, lâ memnûa | ism-i mef'ûl |
| 34 | füruş | merfûa | ism-i mef'ûl |
İsm-i mef'ûl, fiilin üzerine yapıldığı şeyi bildirir. Yani yedi öğenin hiçbiri kendiliğinden öyle değil; hepsi öyle yapılmış.
Bu, doğrulanabilir bir metin verisidir ve buradan çıkardığım sonuç kendi okumamdır: tablo bir bahçe tarif etmiyor, düzenlenmiş bir yer tarif ediyor. Her öğenin arkasında bir düzenleyici var ve gramer bunu sürekli hatırlatıyor.
Ve bu, otuz beşinci ayette açık bir fiile dönüşecek: innâ enşe'nâhünne inşââ — "biz onları inşa ettik". Yedi ayet boyunca gizli duran fâil, orada açığa çıkıyor.
سِدْر — Arap coğrafyasında yaygın bir ağaç. Türkçede sedir, Arabistan kirazı, hünnap gibi adlarla anılır. Ağacın botanik teşhisi konusunda kesin konuşmuyorum; kaynaklarda tarif edilen özellikleri şunlardır: gölgesi bol, meyvesi yenir ve dalları dikenlidir.
Ve burada, sûrenin baştan beri uyguladığı yöntem bir kez daha görünüyor: muhatabın bildiği bir ağaç alınıyor ve bilinen kusuru çıkarılıyor. Ondokuzuncu ayette içki alınmış sarhoşluğu çıkarılmıştı; yirmi beşinci ayette meclis alınmış boş sözü çıkarılmıştı. Burada ağaç alınıyor, dikeni çıkarılıyor.
Bu düzenli yöntemi bir gözlem olarak kaydediyorum. Sûre bunu bir kural olarak ilan etmiyor; ama örneklerin sayısı, tesadüf sayılmayacak kadar çoktur.
طَلْح kelimesinin ne olduğu konusunda dilciler ve müfessirler ihtilaf etmiştir ve ihtilaf gizlenmemelidir.
| Görüş | Ne | Gerekçe |
|---|---|---|
| 1 | Muz | Kelimenin bazı lehçelerde muz için kullanıldığı nakledilir; mandûd (kat kat dizili) sıfatı muz salkımına uyar |
| 2 | Ümmügaylân / akasya türü bir ağaç | Kelimenin Arapçadaki yaygın kullanımı budur; çölde bilinen, gölgesi makbul bir ağaçtır |
İkisi arasında tercih yapmıyorum. Birinci görüşün klasik tefsirlerde yaygın olarak nakledildiğini kaydediyorum; ikinci görüşün ise kelimenin bilinen sözlük anlamına daha yakın olduğunu.
Sıfatın anlattığı görüntü şudur: meyve, ağaçta tepeden aşağıya kadar kat kat diziliyor — çıplak gövde kalmıyor.
ظ-ل-ل kökü. Gölge. Dilcilerin kaydettiği ayrım önemlidir: zıll güneşin ilk doğuşundan önceki ve battıktan sonraki serinliği de kapsayan geniş kelimedir; fey' ise özellikle öğleden sonra dönen gölgedir (kökünde "dönmek" vardır — Haşr 59/6-7'deki fey' ile aynı kök).
Sıfatın kaldırdığı kusur şudur: dünyada gölgenin tanımı geçiciliktir. Gölge güneşle birlikte döner, kısalır, kaybolur. Memdûd, gölgeye süreklilik ekliyor.
Mürselât 77/30-31'de yalanlayanlar için şöyle denir: intalikū ilâ zıllin zî selâsi şuab · lâ zalîlin ve lâ yuğnî mine'l-leheb — "üç kollu bir gölgeye gidin; ne gölgelendirir ne alevden korur."
İki ayet, aynı kelimeyi iki karşıt işlevde kullanıyor ve bu, Mürselât dosyasında kurulan tahlile eklenmelidir. İki sûre arasında kasıtlı bir gönderme olduğu iddia edilmiyor; kelime ortaklığı doğrulanabilir bir veridir.
Sıfatın kaldırdığı kusur, muhatabın dünyasında en somut olanıdır. Çölde su, bulunan değil çıkarılan şeydir: kuyudan çekilir, kırbayla taşınır, ölçüyle kullanılır.
Ve fiil çatısı yine edilgen: dökülmüş. Yani suyun akması bile bir düzenlemenin sonucu olarak anılıyor.
Sûre içi bağ — ve bu bağ ileride kurulacak: altmış sekizinci ayette aynı konu bir delil olarak dönecek: e-fe-raeytümü'l-mâe'llezî teşrabûn · e-entüm enzeltümûhü mine'l-müzni em nahnü'l-münzilûn — "içtiğiniz suyu gördünüz mü? Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa biz mi?"
Yani sûre, otuz birinci ayette bir nimet olarak sunduğu şeyi altmış sekizinci ayette bir delil olarak geri getiriyor. Bunu doğrulanabilir bir metin verisi olarak kaydediyorum; ilgili ayete gelindiğinde ayrıca ele alınacak.