أَفَرَءَيْتُمُ ٱلْمَآءَ ٱلَّذِى تَشْرَبُونَ · ءَأَنتُمْ أَنزَلْتُمُوهُ مِنَ ٱلْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ ٱلْمُنزِلُونَ · لَوْ نَشَآءُ جَعَلْنَٰهُ أُجَاجًا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ
E-fe-raeytümü'l-mâe'llezî teşrabûn · E-entüm enzeltümûhü mine'l-müzni em nahnü'l-münzilûn · Lev neşâü cealnâhü ücâcen fe-levlâ teşkurûn
"İçtiğiniz suyu gördünüz mü? Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz? Dileseydik onu acı bir su yapardık. Öyleyse şükretmeli değil misiniz?"
İnsana bırakılan tek fiil "içmek"tir; yani tüketmek. Soru doğrudan iniş fiili üzerine kuruluyor: e-entüm enzeltümûh.
Bu bir tırmanıştır ve kendi okumam olarak kaydediyorum: deliller insanın payının azaldığı sıraya göre dizilmiş — ortak fiilden (döl), emekten (ekin), hiçbir müdahalesi olmayana (su).
Arapçada bulut için birden fazla kelime vardır — sehâb (genel), ğamâm (gölge yapan), müzn (yağmur yüklü). Ayetin sehâb değil müzn demesi, buluta değil taşıdığı yüke bakıldığını gösterir.
Kur'an bu kelimeyi tatlı su ile karşı karşıya kullanır: Fâtır 35/12'de iki denizden söz edilirken hâzâ azbün furâtün ve hâzâ milhun ücâc (bu tatlı ve susuzluğu keser, bu tuzlu ve acıdır) denir; Furkān 25/53'te de aynı çift geçer.
Delilin işleyişi ekin delilindekiyle aynıdır: olabilecek ama olmamış olan. Ve buradaki "olabilecek" hâli, gezegenin suyunun büyük kısmının fiilen o hâlde olması sebebiyle uzak bir varsayım değildir. Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum; ayete modern bir bilgi giydirmiyorum — çölde yaşayan bir insan, tuzlu suyun içilemezliğini bilmek için hiçbir ölçüme ihtiyaç duymaz.
| Ayet | Çağrı | İstenen |
|---|---|---|
| 57 | tusaddikūn | Doğrulama — zihnin işi |
| 62 | tezekkerûn | Hatırlama — belleğin işi |
| 70 | teşkurûn | Şükür — karşılık verme |
Sıra kaydedilmeye değer: önce kabul, sonra hatırlama, sonra karşılık. Dördüncü delilin sonunda ise çağrı değil, doğrudan emir gelecek: fe-sebbih (74).