ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ شَآقُّوا۟ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥ وَمَن يُشَآقِّ ٱللَّهَ فَإِنَّ ٱللَّهَ شَدِيدُ ٱلْعِقَابِ
"Bu, onların Allah'a ve Resulüne karşı ayrı safta durmaları sebebiyledir. Kim Allah'a karşı ayrı safta durursa, şüphesiz Allah'ın cezası çetindir."
Şıkk, bir şey yarıldığında ortaya çıkan iki parçadan biridir — "yarım", "taraf". Yani müşâkka, "sen bir şıkta, ben öbür şıkta" demektir.
Bu, muhalefetin kökteki tarifidir ve son derece somut bir görüntü verir: ortada bir bütün vardı; bir taraf onu ikiye ayırdı ve kendini öbür yarıya koydu.
Mücâdele sûresi boyunca aynı olgu için ح-د-د kökü kullanılıyordu: muhâdde — sınır çekmek, karşı tarafta bir hudut ilan etmek.
| Mücâdele: مُحَادَّة | Haşr: مُشَاقَّة | |
|---|---|---|
| Görüntü | Sınır çizmek | Yarmak |
| Ne yapılıyor | Ayrı bir alan ilan etmek | Var olan bütünü bölmek |
| Vurgu | Egemenlik iddiası | Birliğin bozulması |
İki komşu sûre, aynı fikri iki farklı somut görüntüyle veriyor. Biri sınır çizgisini, öteki yarılan bütünü öne çıkarıyor.
Aynı fiil, üç ölçekte. Toprağın yarılması verimliliktir; göğün yarılması kıyamettir; safların yarılması ise bir suç olarak kaydediliyor.
Ve bir ayrıntı: ilk cümlede "Allah'a ve Resulüne" denirken, ikinci cümlede yalnızca "Allah'a" deniyor. Klasik müfessirler bunu şöyle açıklar: Resule karşı durmak zaten Allah'a karşı durmaktır; ikinci cümlede hüküm asla irca ediliyor.
شَدِيدُ ٱلْعِقَابِ — Kök: ع-ق-ب. Akıb: bir şeyin arkası, sonu; topuk (akib). İkāb: bir fiilin ardından gelen karşılık.
Yani ikāb, keyfî bir ceza değil; fiilin peşinden gelen şeydir. Kelime, ceza ile fiil arasında bir zaman ve nedensellik bağı kuruyor. Aynı kökten âkıbet (son, varılan yer) ve ta'kīb (izlemek, peşine düşmek).