سَيَقُولُ ٱلَّذِينَ أَشْرَكُوا۟ لَوْ شَآءَ ٱللَّهُ مَآ أَشْرَكْنَا … قُلْ فَلِلَّهِ ٱلْحُجَّةُ ٱلْبَٰلِغَةُ · قُلْ هَلُمَّ شُهَدَآءَكُمُ ٱلَّذِينَ يَشْهَدُونَ أَنَّ ٱللَّهَ حَرَّمَ هَٰذَا
"Ortak koşanlar diyecekler ki: 'Allah dileseydi biz ortak koşmazdık'… De ki: 'En kesin delil Allah'ındır.' De ki: 'Allah'ın bunu haram kıldığına şahitlik edecek şahitlerinizi getirin.'"
Yâsîn 36/47'de aynı mantık işlendi (lev yeşâullâhu at'ameh) ve orada kaydedilmişti: öncül doğru, sonuç yanlış — kader inancının kendisi değil, sorumluluktan kaçmak için kullanılması eleştiriliyor. Oraya dayanıyorum.
Ve cevap kaydedilmeye değer: ayet tartışmaya girmiyor — fe-lillâhi'l-huccetü'l-bâliğa diyor. Ve ondan sonra ikinci soruya geçiyor: hâtû şühedâeküm.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: sûre, kader tartışmasını sürdürmek yerine somut bir talebe dönüyor: yasağı kimin koyduğuna dair şahit. Ve bu, sûrenin bütün son bloğunun düğümüdür — nitekim bir sonraki ayet asıl listeyi verecek.