قُلْ هُوَ ٱلَّذِىٓ أَنشَأَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ ۖ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ قُلْ هُوَ ٱلَّذِى ذَرَأَكُمْ فِى ٱلْأَرْضِ وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
Kul hüve'llezî enşeeküm ve ceale lekümü's-sem'a ve'l-ebsâra ve'l-ef'ide, kalîlen mâ teşkürûn — kul hüve'llezî zeraeküm fi'l-ardı ve ileyhi tuhşerûn "De ki: Sizi yaratıp geliştiren, size işitme, gözler ve gönüller veren O'dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz! De ki: Sizi yeryüzünde çoğaltıp yayan O'dur; O'na toplanacaksınız."
Sûrede ilk kez قُلْ (de ki) emri geliyor ve bundan sonra beş kez daha gelecek (24, 26, 28, 29, 30). Yani sûrenin son sekiz ayetinin altısı bu emirle başlıyor.
Bu, sûrenin son bölümünün karakterini belirliyor: buraya kadar konuşan doğrudan doğruya metnin sahibiydi; şimdi araya elçi giriyor. Ve elçiye söyletilenler, muhatabın itirazlarına verilecek cevaplardır.
Neşe'e — yavaş yavaş oluşmak, büyüyerek meydana gelmek. Neş'e — oluş, doğuş. Nâşi' — yetişen genç. Kur'an nâşietü'l-leyl der (Müzzemmil 73/6) — gecenin "kalkışı", yani yavaş yavaş oluşan vakti.
| Fiil | Neyi anlatır |
|---|---|
| خلق | Ölçüye göre var etmek — biçim verme |
| فطر | Yoktan yarıp başlatmak — ilk açılış |
| أنشأ | Var edip büyütmek — süreç |
| ذرأ | Çoğaltıp yaymak — dağılım |
Dört fiilin dördü de Kur'an'da yaratma için kullanılır ve her biri başka bir yönü öne çıkarır. Bu ayette iki tanesi arka arkaya geliyor: enşeeküm (23) ve zeraeküm (24).
Ve enşee fiilinin seçilmesi bağlamla uyumludur: ayet, verilen organları sayacak. Organlar bir anda değil, gelişerek oluşur. Fiil, süreci içeriyor.
Bu, Kur'an'da tekrarlanan bir kalıptır — üçlü hemen her geçtiği yerde aynı biçimdedir. Klasik dilciler ve müfessirler bunu açıklamaya çalışmıştır ve birkaç izah verilir:
| İzah | Gerekçe |
|---|---|
| İşitilen şeyin türü tektir | Kulak yalnızca sesi alır; göz ise renk, şekil, hareket, uzaklık — çok çeşitli şey alır. Tekillik, konunun tekliğinden |
| Sem' mastardır | Kelime bir organ adı değil, fiil ismidir (işitme); mastarlar çoğullanmaz. Ebsâr ise organ adının çoğuludur |
| İşitme edilgen, görme etkindir | Kulak kapanmaz, seçemez; göz yönelir, seçer. Çoğulluk seçme çeşitliliğini yansıtır |
Üç izah da makuldür ve birbirini dışlamıyor. İkincisi dilsel olarak en sağlamıdır; sem' gerçekten mastar kalıbındadır. Diğerleri anlam katmanı ekler.
Sıralama da anlamlı: işitme, görme, gönül. Yani dışarıdan içeriye. Ses gelir, görüntü gelir, ve ikisi bir yerde toplanır.
Ve bu sıra, sûrenin onuncu ayetiyle bağlanıyor — daha önce kaydedilmişti: orada "işitseydik ya da akletseydik" denmişti. Burada işitme ve gönül, verilmiş şeyler olarak sayılıyor.
Kök: ف-أ-د. Bu kelime Hümeze bahsinde (104/7) işlendi; tekrarlamıyorum. Oradaki tespitin özeti: fuâd ile kalb arasında bir fark gözetilir — fuâd, kökündeki "yanma, tutuşma" fikri sebebiyle kalbin hareketli, tutkulu, yanan yönünü öne çıkarır.
Buraya bir katman ekliyorum. Ayette kulûb değil ef'ide seçilmiş olması, verilen şeyin bir organ değil bir kavrayış merkezi olduğunu sezdiriyor. Ve üçlünün sonunda durması, iki duyunun getirdiği şeyin bir yerde işlendiğini gösteriyor.
Dizim nüktesi: kalîlen öne alınmış. Normal sıra teşkürûne kalîlen olurdu. Öne alınan öğe vurgu taşır — vurgu azlığa düşüyor.
شَكَرَ — kök ش-ك-ر. Ve kökün somut anlamı üzerinde durmaya değer: dilciler şekera'd-dâbbe der — hayvan az yemle semirdi. Yani kökte azı çok göstermek, verileni ortaya çıkarmak vardır.
Buradan şükrün tarifi çıkıyor ve Türkçedeki "teşekkür"den farklıdır: şükür, bir söz değil; verilenin görünür kılınmasıdır. Verilen şeyi kullanmak, ondan bir şey üretmek, onun eserini göstermek.
Ve şimdi ayetin iki yarısı birleşiyor: işitme, görme ve gönül verildi. Şükür, bunları kullanmaktır. Ayet "teşekkür etmiyorsunuz" demiyor; verilen aletleri işletmiyorsunuz diyor.
Bu okuma, sûrenin onuncu ayetiyle tam örtüşüyor: orada aletler kullanılmadığı için pişmanlık dile getiriliyordu. Burada kullanmamanın adı konuyor: nankörlük.
Kök: ذ-ر-أ. Yaratıp çoğaltmak, tohum gibi saçmak. Kelimenin zerre ile ilgisi tartışmalıdır; ama zürriyye (soy, döl) ile anlam yakınlığı açıktır.
حَشَرَ — kök ح-ش-ر. Ve kökün somut anlamı tam da bunu veriyor: dağınık olanı bir araya sürmek. Haşr — bir topluluğu bir yere sürüp toplamak; savaş için, göç için, sayım için. Kelimede zorlama vardır: haşredilen kendi isteğiyle gelmez, sürülür.
Yayılma ve toplanma: sûrenin on beşinci ayetinde nüşûr (açılma) vardı; burada haşr (toplanma). İki kelime birbirini tamamlıyor — açılmak ve toplanmak.
Ve iki ayetin yapısı özdeş: kul hüve'llezî… ile başlıyor, ikisi de bir nimet sayıyor, ikisi de bir sonuç cümlesiyle bitiyor. Biri şükre, öteki hesaba bağlanıyor. Aynı kalıpta iki farklı sonuç.