فَلَيْسَ لَهُ ٱلْيَوْمَ هَٰهُنَا حَمِيمٌ · وَلَا طَعَامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ · لَّا يَأْكُلُهُۥٓ إِلَّا ٱلْخَٰطِـُٔونَ
Fe-leyse lehü'l-yevme hâhünâ hamîm · Ve lâ taâmün illâ min ğıslîn · Lâ ye'külühû ille'l-hâtiûn "Bugün burada onun hiçbir dostu yoktur. Yıkantıdan başka bir yiyeceği de yoktur. Onu ancak hata işleyenler yer."
Baştaki فَ kritiktir: "öyleyse", "bunun için." Yani otuz beşinci ayet, otuz üç ve otuz dördüncü ayetlerin sonucudur.
| Ayet | İfade | Ne oluyor |
|---|---|---|
| 69/34 | وَلَا يَحُضُّ عَلَىٰ طَعَامِ ٱلْمِسْكِينِ | Yoksulun yemeğine ön ayak olmuyordu |
| 69/36 | وَلَا طَعَامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ | Yıkantıdan başka yemeği yok |
Adam bir yemeğin verilmesine ön ayak olmadı; şimdi onun bir yemeği yok. Ve bu, tesadüfi bir yakınlık değil: iki ayet arasında sadece bir cümle var (fe-leyse lehû hamîm), ve o cümle de aynı mantıkla kuruluyor.
| Suç (33-34) | Karşılık (35-36) |
|---|---|
| إِنَّهُۥ كَانَ لَا يُؤْمِنُ — inanmıyordu (bir bağ kurmadı) | فَلَيْسَ لَهُ … حَمِيمٌ — hiçbir dostu yok |
| وَلَا يَحُضُّ عَلَىٰ طَعَامِ ٱلْمِسْكِينِ — yemek verilmesine ön ayak olmadı | وَلَا طَعَامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ — yemeği yok |
Birinci satır bir okumadır ve onu kendi okumam olarak kaydediyorum: iman bir bağdır (Bakara 2/3 bölümünde kaydedildiği gibi kökün merkezi güven ve emniyettir, ve iman "tek yönlü kabul değil, karşılıklı güven bağıdır"), ve hamîm de bir bağdır. Bağ kurmayanın bağı kalmıyor.
Bu eşleşmeyi kaydetmemin sebebi, sûrenin genel yöntemiyle uyumlu olmasıdır. Beşinci ve altıncı ayetlerde de aynı yöntem işlemişti: haddini aşan kavimler, haddini aşan şeylerle helâk edilmişti. Sûre cezayı suçun kelimesiyle adlandırıyor.
| Anlam | Kullanım |
|---|---|
| Kaynar su, çok sıcak su | "Karınlarında kaynar su gibi kaynar" (Duhân 44/45-46); "kaynar sudan içirilirler" (Muhammed 47/15) |
| Yakın dost, candan akraba | "Ne bir dostumuz var ne de candan bir arkadaşımız" (Şuarâ 26/101); "Sanki sıcak bir dost gibi" (Fussilet 41/34) |
Dilcilerin verdiği izah: kökün altında ısı vardır. Hamîm olan su sıcaktır; hamîm olan dost ise ilgisi sıcak olandır. Türkçede de aynı mecaz vardır: "sıcak dostluk", "soğuk davranmak".
Bu izahı naklediyorum; iki anlamın tarihî olarak tek kökten gelip gelmediği hakkında kesin hüküm vermiyorum. Ama ayetin bağlamında hangisinin kastedildiği açıktır: dost. Çünkü ayet "onun yoktur" diyor ve devamında yiyecek anılıyor — yani sayılanlar bir kişinin sahip olabileceği şeyler.
Fussilet 41/34 özellikle önemlidir, çünkü orada hamîm bir dönüşümün sonucu olarak geçiyor: "Kötülüğü en güzel şekilde sav; o zaman aranızda düşmanlık bulunan kişi, sanki candan bir dost oluverir." Yani hamîm, kendiliğinden var olan bir şey değil — kurulan bir şey.
"Hiçbir dost bir dostu sormaz." (Meâric 70/10)
| Hâkka 69/35 | Meâric 70/10 | |
|---|---|---|
| İfade | فَلَيْسَ لَهُ … حَمِيمٌ | وَلَا يَسْـَٔلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا |
| Ne söylüyor | Onun dostu yok | Dostu olanın dostu işe yaramıyor |
| Kimin hakkında | Belirli bir kişi | Herkes |
Yani iki sûre iki aşamayı veriyor: birincisinde dost yok, ikincisinde dost olsa da fayda etmiyor. Bu bağa Meâric bölümünde döneceğim.
Ve ikisi de gereksiz görünüyor — cümle "onun dostu yoktur" deseydi anlam bozulmazdı. Eklenmelerinin bir işlevi olmalı.
"Bugün burada" demek, "başka bir zaman ve başka bir yerde vardı" demektir. Yani adamın dostları vardı; malı vardı, saltanatı vardı, çevresi vardı. Sûre bunu inkâr etmiyor. Sadece geçerlilik alanını belirtiyor.
Ve bu, yirmi sekizinci ayetle bağlanıyor: "Malım bana fayda vermedi." Mal vardı — fayda vermedi. Dostlar vardı — burada yoklar.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum. Dayanağı iki zarfın gereksiz görünmesine rağmen bulunmasıdır.
Kelime Kur'an'da yalnız burada geçer. Bu, anlamı üzerindeki ihtilafın sebebidir: Kur'an içinde karşılaştırma imkânı yok.
Kök: غ-س-ل. Ğasele — yıkamak. Ğusl, yıkama; ğusâle, yıkama suyu, yıkantı — bir şey yıkandığında akan kirli su.
غِسْلِين, fi'lîn veznindedir. Dilcilerin çoğunluğu kelimeyi ğusâle ile aynı alanda okur: yıkanan bir şeyden akan şey.
| Görüş | İzah | Değerlendirme |
|---|---|---|
| Cehennemliklerin bedenlerinden akan sıvı | Yanan bedenlerden akan irin, kan, sıvı | Kökün "yıkantı" anlamına en uygun okuyuş; klasik kaynaklarda en yaygın |
| Cehennemde bir ağaç ya da bitki | Zakkūm ve darî' gibi bir bitki adı | Kelimenin kökle bağını zayıflatıyor; bu okuyuş için ayrı bir delil yok |
| Aşırı sıcaklık | Kaynayan şey | Kökle bağı zayıf |
Birinci görüş en güçlüsüdür çünkü kelimenin kökünden doğrudan çıkıyor ve başka bir varsayım gerektirmiyor. Bunu tercih ediyorum; bağlayıcı değildir.
Ve burada bir kalıp karşılaştırması var ki, bu tefsirde daha önce işlenmiş bir sûreyle doğrudan bağlanıyor:
| Ğâşiye 88/6 | Hâkka 69/36 | |
|---|---|---|
| İfade | لَّيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ إِلَّا مِن ضَرِيعٍ | وَلَا طَعَامٌ إِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ |
| Kalıp | "Yiyecekleri yoktur, ancak X'ten" | "Yiyecek yoktur, ancak X'ten" |
| Kelime | ضَرِيع (darî') | غِسْلِين (ğıslîn) |
| Kur'an'daki geçişi | Yalnız orada | Yalnız burada |
| Cinsi | Bitki — dikenli, kuru | Sıvı — yıkantı |
Yani Kur'an aynı cümle yapısını iki kez kullanıyor ve her seferinde başka hiçbir yerde geçmeyen bir kelime koyuyor. İkisi de tanımsız, ikisi de karşılaştırılamaz.
Bunun bir işlevi olabilir ve onu kendi okumam olarak kaydediyorum: kelime bilinmiyorsa, tasvir tamamlanamaz. Muhatap kelimeyi duyuyor, anlamını tam kuramıyor, ve elinde bir boşluk kalıyor. Kâria bölümünde kaydedildiği gibi: "tasvir bir tanım değil, bir işarettir."
Ve bir fark da var: darî' kurudur, ğıslîn sıvıdır. İki sûre, aynı boşluğu iki farklı dokuyla dolduruyor.
Bunun yerine: "Yiyeceği yoktur, ancak yıkantıdan." Yani önce yokluk kuruluyor, sonra istisna geliyor.
Etkisi şudur: yıkantı, bir yiyecek olarak sunulmuyor; yiyecek yokluğunun içine düşen bir istisna olarak sunuluyor. Yani ayet ona "yemek" demeyi bile reddediyor ve cümlenin yapısıyla reddediyor.
ٱلْخَٰطِـُٔونَ — Kök: خ-ط-أ. Dokuzuncu ayette aynı kök geçmişti: bi'l-hâtıe — "o hatayı getirdiler."
| Ayet | Kelime | Ne bildiriyor |
|---|---|---|
| 69/9 | ٱلْخَاطِئَة | Fiil — getirilen hata |
| 69/37 | ٱلْخَٰطِـُٔونَ | Fâil — hatayı işleyenler |
Yani dokuzuncu ayette getirilen şey, otuz yedinci ayette getirenlere dönüyor. Sûre suçu ve suçluyu aynı kökle adlandırıyor ve ikisi arasına yirmi sekiz ayet koyuyor.
Kelimenin cinsi. Dokuzuncu ayette kaydedildiği gibi, Arapçada hatâ (kasıtsız yanılma) ile hıt'/hatîe (kasıtlı sapma) ayrılır. Hâtiûn, ikinci daldandır: bile bile yanlış yolu tutanlar.
Bir başka geçişi bunu doğruluyor: "Yalancı, günahkâr bir alın" (Alak 96/16) — orada kâzibe hâtıe yan yana geliyor ve ikisi de kasıtlı fiil bildiriyor. Alak bölümünde bu terkip işlendi.
Üçüncü istisna cümlesi. Ve dikkat edin: otuz beş, otuz altı ve otuz yedinci ayetlerin üçü de olumsuzlukla kuruluyor:
Üç ayet, üç olumsuz cümle. Sağdaki adamın sahnesi (21-24) ise dört olumlu cümleyle kurulmuştu: hoşnut bir hayat içinde, yüksek bir cennette, meyveleri yakın, yiyin için.