فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهْلِكُوا۟ بِٱلطَّاغِيَةِ
Kâria bölümünde bu kalıp işlendi: أَمَّا, tafsîl (ayrıntılandırma) edatıdır; bir bütünü parçalarına ayırırken kullanılır, cevabında فَ bulunması zorunludur, ve ayrım kesindir.
- 5-6: fe-emmâ Semûdü… ve emmâ Âdün… — iki kavim, iki helâk biçimi.
- 19, 25: fe-emmâ men ûtiye kitâbehû bi-yemînihî… ve emmâ men ûtiye kitâbehû bi-şimâlihî… — iki insan, iki akıbet.
Yani sûre aynı kalıbı bir kez tarihe, bir kez âhirete uyguluyor. Ve ikisinde de yaptığı şey aynı: bir yığını ikiye ayırmak. Dördüncü ayette "Semûd ve Âd" tek fiilin ortak öznesiydi; beşinci ayette ayrılıyorlar. On sekizinci ayette "arz edilirsiniz" herkesti; on dokuzuncu ayette ayrılıyorlar.
Sûrenin hareketi Kâria'nınkiyle aynı: tek → iki. Kâria bunu bir kez yapıyordu; Hâkka iki kez, iki farklı düzlemde.
Kök: ط-غ-ي / ط-غ-و. Kökün asıl anlamı sınırı aşmak, haddi geçmek, taşmaktır. Bu kök bu tefsirde iki yerde işlendi ve ikisine de dayanacağım:
İkinci maddeyi bu ayetle yan yana koymak gerekiyor, çünkü aynı kavim, aynı kök, iki farklı konumda geçiyor:
| Yer | Kelime | Kökün konumu |
|---|---|---|
| Şems 91/11 | بِطَغْوَاهَا | Semûd'un yaptığı şey — yalanlamanın sebebi |
| Hâkka 69/5 | بِٱلطَّاغِيَةِ | Semûd'u helâk eden şey |
| Görüş | İzah | Dayanağı | Zayıf tarafı |
|---|---|---|---|
| Kendi taşkınlıkları | Tâğiye, masdardır — Arapçada âfiye (âfiyet), âkıbe (âkıbet), kâzibe (yalan) gibi fâile vezninde masdarlar vardır. Anlam: "taşkınlıkları yüzünden helâk edildiler" | Vezin, Arapçada masdar için kullanılır; Şems 91/11'deki tağvâ ile birebir uyuşur; sûrenin 9. ayetindeki ٱلْخَاطِئَة de aynı vezinde ve aynı şekilde masdar okunur | Bâ harfi genellikle vasıta bildirir; "taşkınlıkla helâk edilmek" için sebep bâ'sı gerekir (bu da yaygındır) |
| Haddi aşan ses / sarsıntı | Tâğiye, onları helâk eden sayhadır (çığlık) ya da sâikadır (yıldırım): sınırı aşan, ölçüyü kaçıran bir darbe | Kur'an Semûd'un helâkini başka yerlerde sayha (Hûd 11/67), sâika (Fussilet 41/17), râcife (A'râf 7/78'de recfe) diye anlatır; hepsi ani ve şiddetli | Kelimenin bu anlamda kullanımı Kur'an'da başka yerde yok |
| Taşkın kişi | Deveyi kesen ya da kavmi kışkırtan kişi kastediliyor: "onların taşkını yüzünden" | Kur'an Semûd kıssasında bir kişiyi öne çıkarır: "kavmin en bedbahtı ayaklandı" (Şems 91/12) | Bâ ile helâkin bir kişiye bağlanması dilde zorlama; ayrıca ceza kavme geliyor |
Birinci ve ikinci görüş birbirini dışlamıyor ve klasik kaynaklarda ikisi de savunulmuştur. Kanaatimce metnin kendisi birinciye biraz daha yatkındır, ve gerekçem sûrenin içindedir:
Bir sonraki ayet Âd'ı "âtiye" bir rüzgârla helâk ediyor — ve âtiye de "haddi aşan" demektir. İki ayet arka arkaya, iki kavim, ve iki helâk vasıtası da sınır aşma kelimeleriyle adlandırılıyor. Sûre, iki kavmin cezasını iki farklı kelimeyle ama aynı kavramla adlandırıyor: haddini aşmak.
Bu, cezanın suça göre adlandırıldığını gösteriyor. Haddini aşan bir kavim, haddini aşan bir şeyle helâk ediliyor.
Bu tercih bağlayıcı değildir; ikinci görüş de sağlamdır ve pratik farkı sınırlıdır — çünkü iki okuyuşta da helâk eden şeyin adı, kavmin fiilinin adıyla aynı köktendir.
Fâil söylenmiyor. Bu, Kur'an'ın helâk anlatımlarında sık görülen bir tercihtir ve iki işlevi vardır: bir yandan fâil zaten bellidir (dolayısıyla söylenmesine gerek yoktur), öte yandan vurgu fâilden fiile kayar. Cümlenin ilgilendiği şey kimin helâk ettiği değil, onların helâk edilmiş olması.
Ayrıca dikkat: ühlikû çoğuldur (onlar), oysa dördüncü ayetteki kezzebet tekil-müennesti (o kabile). Sûre kabileyi bir bütün olarak yalanlatıyor, ama tek tek helâk ediyor.
Bu gramer değişimini bir gözlem olarak kaydediyorum; Arapçada kabile adlarının iki türlü muamele görmesi bu geçişi zaten mümkün kılar, dolayısıyla bundan kesin bir anlam çıkarmıyorum.