أَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذِينَ يَرِثُونَ ٱلْأَرْضَ مِنۢ بَعْدِ أَهْلِهَآ أَن لَّوْ نَشَآءُ أَصَبْنَٰهُم بِذُنُوبِهِمْ وَنَطْبَعُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ
E-ve lem yehdi lillezîne yerisûne'l-arda min ba'di ehlihâ en lev neşâü esabnâhüm bi-zünûbihim ve natbeu alâ kulûbihim fe-hüm lâ yesmeûn · Tilke'l-kurâ nekussu aleyke min enbâihâ, ve lekad câethüm rusülühüm bi'l-beyyinâti fe-mâ kânû li-yü'minû bimâ kezzebû min kabl, kezâlike yatbeullâhu alâ kulûbi'l-kâfirîn · Ve mâ vecednâ li-ekserihim min ahd, ve in vecednâ ekserahüm le-fâsikīn
"Bir yurda, önceki halkının ardından mirasçı olanlara şu gerçek yol göstermedi mi: dilesek onları da günahları yüzünden çarpardık ve kalpleri üzerine mühür basardık da artık işitmezlerdi. · İşte o ülkeler — sana onların haberlerinden anlatıyoruz. Andolsun, elçileri onlara apaçık deliller getirmişti; ama daha önce yalanladıkları şeye inanacak değillerdi. Allah, inkârcıların kalpleri üzerine böyle mühür basar. · Onların çoğunda bir söze bağlılık bulmadık; çoğunu gerçekten yoldan çıkmış bulduk."
| Ayet | Kim kimin ardından | İfade |
|---|---|---|
| 69 | Âd, Nûh kavminin ardından | Cealeküm hulefâe min ba'di kavmi Nûh |
| 74 | Semûd, Âd'ın ardından | Cealeküm hulefâe min ba'di Âd |
| 100 | Muhatap, hepsinin ardından | Yerisûne'l-arda min ba'di ehlihâ |
Yani sûre, iki kıssada kurduğu halef zincirini üçüncü halkada okuyucuya bağlıyor. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir örgüdür ve bunu bir gözlem olarak kaydediyorum.
Ve fiilin zamanı kaydedilmelidir: yerisûne — geniş zaman/şimdiki zaman. Kıssalar geçmiş zamanla, bu cümle şimdiki zamanla kuruluyor.
ط-ب-ع kökü: bir şeyin üzerine damga basmak, mühürlemek. Dilciler kökü paranın ve mumun damgalanması resmine bağlar. Tabî'at kelimesi de aynı köktendir: üzerine basılmış olan, yerleşik hâl.
Ve kökün sûredeki geçişleri sayılabilir: 100, 101 — ve 7/40'ta (ve kezâlike neczi'l-mücrimîn bağlamında) aynı alanın başka fiilleri kullanılacaktır.
Ve STYLE gereği bir kayıt gerekiyor ve bunu açıkça yazıyorum: mühür meselesi kelâmî bir tartışma alanıdır (kulun fiili ile ilâhî takdirin ilişkisi). Bu tefsirde o tartışmaya taraf olunmuyor.
| Sıra | Ayet | Ne |
|---|---|---|
| 1 | 101 | Fe-mâ kânû li-yü'minû bimâ kezzebû min kabl — önce yalanlama |
| 2 | 101 | Kezâlike yatbeullâh alâ kulûbi'l-kâfirîn — sonra mühür |
Ayet mührü, önceki bir yalanlamanın ardına koyuyor. Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum; bundan öte bir hüküm kurmuyorum.
ع-ه-د kökü: bir şeyi korumak, gözetmek, sözünü tutmak. Ahd, verilen sözdür ve kökün içinde "gözetmek" fikri vardır — söz, gözetilmek üzere verilir.
Ve kelimenin buraya konması kaydedilmeye değer, çünkü sûrenin sekizinci bloğu (172-174) tam bu kelimenin üzerine kurulacak: orada insandan bir şahitlik alınacaktır.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir; dayanağı iki bloğun kelimeleridir: yüz ikinci ayet "çoğunda bir söze bağlılık bulmadık" diyor; yüz yetmiş ikinci ayet o sözün ne zaman alındığını anlatıyor. İki ayet arasında yetmiş ayet var ve sûre, iddiayı önce koyup dayanağını sonra veriyor. Bu bir izahtır, bir hüküm değil.
ف-س-ق kökü: bir şeyin kabuğundan ya da yerinden çıkması. Dilciler kökü hurmanın kabuğundan çıkması (feseka'r-rutabu) resmine bağlar. Yani fâsık, bulunması gereken yerden çıkmış olandır.
Ve bu kelime bloğu kapatıyor: ve in vecednâ ekserahüm le-fâsikīn. Sûrenin yapı bölümünde bu, altıncı bloğun bitiş cümlesi olarak kaydedilmişti.