وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ ٱلْقُرَىٰٓ ءَامَنُوا۟ وَٱتَّقَوْا۟ لَفَتَحْنَا عَلَيْهِم بَرَكَٰتٍ مِّنَ ٱلسَّمَآءِ وَٱلْأَرْضِ وَلَٰكِن كَذَّبُوا۟ فَأَخَذْنَٰهُم بِمَا كَانُوا۟ يَكْسِبُونَ
Ve lev enne ehle'l-kurâ âmenû vettekav le-fetahnâ aleyhim berakâtin mine's-semâi ve'l-ardı ve lâkin kezzebû fe-ehaznâhüm bimâ kânû yeksibûn · E-fe-emine ehlü'l-kurâ en ye'tiyehüm be'sünâ beyâten ve hüm nâimûn · Ev emine ehlü'l-kurâ en ye'tiyehüm be'sünâ duhan ve hüm yel'abûn · E-fe-eminû mekrallâh, fe-lâ ye'menü mekrallâhi ille'l-kavmü'l-hâsirûn
"Eğer o ülkelerin halkı inansalar ve sakınsalardı, üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık. Fakat yalanladılar; biz de kazandıkları yüzünden onları yakaladık. · O ülkelerin halkı, azabımızın kendilerine geceleyin, onlar uykudayken gelmesinden emin mi oldular? · Yahut o ülkelerin halkı, azabımızın kendilerine kuşluk vakti, onlar oyun oynarken gelmesinden emin mi oldular? · Allah'ın tuzağından emin mi oldular? Allah'ın tuzağından, ancak hüsrana uğrayan topluluk emin olur."
Doksan altıncı ayet, sûrenin kaide bölümündeki en dikkat çekici cümlesidir ve kuruluşu kaydedilmelidir.
Lev — Arapçada gerçekleşmemiş şart edatıdır. Türkçedeki "‑seydi … ‑irdi" karşılığıdır: şartın olmadığı, dolayısıyla cevabın da olmadığı bildirilir.
Yani ayet bir vaat değil, gerçekleşmemiş bir imkânın kaydıdır. Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum ve dayanağı edattır.
Ve cümlenin ikinci yarısı bunu doğruluyor: ve lâkin kezzebû — "fakat yalanladılar". İstidrak edatı (lâkin) şartın gerçekleşmediğini açıkça söylüyor.
Bu kalıp Mü'minûn 23/77'de işlendi ve orada üç halkalı bir tablo kurulmuştu. Oraya dayanıyorum ve tabloyu buraya taşıyorum:
| Yer | Açılan | Ne |
|---|---|---|
| En'âm 6/44 | Ebvâbe külli şey' — her şeyin kapıları | Nimet |
| A'râf 7/96 | Berakâtin mine's-semâi ve'l-ard | Bereket |
| Mü'minûn 23/77 | Bâben zâ azâbin şedîd | Azap |
Orada kaydedilen sonuç şuydu: aynı kalıp, ters içerik. Ve Mü'minûn'de ayrıca kaydedilmişti ki En'âm 6/44'te nimet kapıları açıldıktan sonra ehaznâhüm bağteten gelir.
Buraya ait olan fark şudur ve kaydedilmelidir: A'râf'ta kapı açılmıyor. En'âm ve Mü'minûn'da fiil gerçekleşmiş (fetahnâ), A'râf'ta gerçekleşmemiş şartın cevabıdır (le-fetahnâ).
Yani üç ayette aynı kalıbın üç hâli var: açıldı-nimet, açıldı-azap, açılacaktı-açılmadı. Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum ve dayanağı üç ayetin fiil kipleridir.
ب-ر-ك kökü: bir şeyin sabit kalması, yerleşmesi; ve buradan artan, kalıcı hayır. Dilciler kökü devenin çöküp yerleşmesi (berake'l-ba'îr) resmine bağlar; ve su birikintisi (birke) aynı köktendir. Yani bereket, akıp giden değil, kalan şeydir.
| Ayet | Biçim | Ne |
|---|---|---|
| 54 | Tebârakallâhü rabbü'l-âlemîn | Fiil — yüceliğin sabitliği |
| 96 | Berakâtin mine's-semâi ve'l-ard | İsim, çoğul — açılacak olan |
Aynı kök, sûrenin beşinci bloğunu açan ayette ve altıncı bloğu kapatan kaidede. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır.
Ve çoğul kalıbı kaydedilmelidir: berakât — nekre çoğul. Tekil (bereket) değil. Dilciler nekre çoğulun burada çokluk ve çeşitlilik bildirdiğini kaydeder.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir; dayanağı elli yedinci ayettir: orada da su gökten iniyor (fe-enzelnâ bihi'l-mâe) ve ürün yerden çıkıyordu (fe-ahracnâ bihî min külli's-semerât). Doksan altıncı ayetteki ikili, elli yedinci ayetteki iki hareketin adıdır. Bu bir okumadır, bir hüküm değil.
Ve STYLE gereği bir sınır çiziyorum: buradan iman ile iktisadî refah arasında mekanik bir yasa çıkarılmaz. Sûrenin kendi ayetleri buna izin vermiyor: doksan dördüncü ayet, elçi gönderilen her yerde halkın darlıkla yakalandığını söylüyor; doksan beşinci ayet, bolluğun da bir sınama olduğunu söylüyor. Ve elli birinci ayet, dünya hayatının aldatabileceğini kaydediyor.
Yani sûre, refahı bir ödül göstergesi olarak kurmuyor. Bunu bir metin verisi olarak kaydediyorum ve dayanağı sûrenin kendi ayetleridir.
Doksan yedinci, doksan sekizinci ve doksan dokuzuncu ayetler aynı fiille başlıyor: emine (emin oldu). Üç soru, üç ayrı nesne:
| Ayet | Neyden emin oldular | Zaman/hâl |
|---|---|---|
| 97 | Be'sünâ — azap | Beyâten ve hüm nâimûn — gece, uykuda |
| 98 | Be'sünâ — azap | Duhan ve hüm yel'abûn — kuşluk, oyun oynarken |
| 99 | Mekrallâh | (zaman yok) |
İlk iki ayet, sûrenin dördüncü ayetiyle örtüşüyor (beyâten ev hüm kāilûn) ve ikisi de gündelik hayatın en gevşek anlarını seçiyor: uyku ve oyun.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: sûre, tehlikeyi çalışma saatine değil, dinlenme saatine yerleştiriyor.
Ve yel'abûn fiili elli birinci ayetle bağlanıyor: orada dinlerini lehven ve leibâ edindikleri söylenmişti. Aynı kök, biri vasıf biri hâl.
م-ك-ر kökü: gizli bir tedbir almak, karşı tarafın hesaba katmadığı bir yoldan iş görmek. Kelime Arapçada kendiliğinden kötü anlamlı değildir; kötülük, kime ve ne için yapıldığına göre gelir.
Ve Kur'an'da kelime Allah'a nispet edildiğinde, dilcilerin ve müfessirlerin ortak kaydı şudur: bu, insanların kurduğu tuzağın karşılığını, onların hesaba katmadığı bir yoldan vermektir. Aldatma, hile ya da haksızlık anlamına gelmez.
Ve Kur'an'ın kendisi bunu başka bir yerde açıkça kuruyor: ve yemkürûne ve yemkürullâh vallâhu hayru'l-mâkirîn (Enfâl 8/30). Yani kelime bir karşılık bağlamında geçiyor.
Bu kaydı koyup tartışmayı kapatıyorum; kelâmî polemiğe girmiyorum (STYLE).
Ve doksan dokuzuncu ayetin kapanışı kaydedilmelidir: fe-lâ ye'menü mekrallâhi ille'l-kavmü'l-hâsirûn. Aynı kelime doksanıncı ve doksan ikinci ayetlerde Şuayb kıssasında geçmişti. Sûre, kıssanın kelimesini kaideye taşıyor.