وَلَقَدْ جِئْنَٰهُم بِكِتَٰبٍ فَصَّلْنَٰهُ عَلَىٰ عِلْمٍ هُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ · هَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا تَأْوِيلَهُۥ يَوْمَ يَأْتِى تَأْوِيلُهُۥ يَقُولُ ٱلَّذِينَ نَسُوهُ مِن قَبْلُ قَدْ جَآءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِٱلْحَقِّ فَهَل لَّنَا مِن شُفَعَآءَ فَيَشْفَعُوا۟ لَنَآ أَوْ نُرَدُّ فَنَعْمَلَ غَيْرَ ٱلَّذِى كُنَّا نَعْمَلُ
Ve lekad ci'nâhüm bi-kitâbin fassalnâhu alâ ilmin hüden ve rahmeten li-kavmin yü'minûn · Hel yenzurûne illâ te'vîleh, yevme ye'tî te'vîlühû yekūlü'llezîne nesûhü min kablü kad câet rusülü rabbinâ bi'l-hakk, fe-hel lenâ min şüfeâe fe-yeşfeû lenâ ev nüraddü fe-na'mele ğayre'llezî künnâ na'mel, kad hasirû enfüsehüm ve dalle anhüm mâ kânû yefterûn
"Andolsun onlara, bilgiye dayanarak ayrıntılı kıldığımız bir kitap getirdik — inanan bir topluluk için yol gösterici ve rahmet olarak. · Onlar, onun te'vîlinden başka bir şey mi bekliyorlar? Te'vîli geldiği gün, onu daha önce unutmuş olanlar şöyle der: 'Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişti. Şimdi bize şefaat edecek kimseler var mı? Yahut geri döndürülsek de yaptıklarımızdan başkasını yapsak.' Kendilerini hüsrana uğrattılar; uydurdukları şeyler de kaybolup gitti."
ف-ص-ل kökü: iki şeyi birbirinden ayırmak; ayrım koymak. Fasl — ayırma. II. bâb (fassale) çokluk bildirir: parça parça ayırmak, ayrıntılandırmak.
| Ayet | İfade |
|---|---|
| 32 | Kezâlike nufassılü'l-âyâti li-kavmin ya'lemûn |
| 52 | Bi-kitâbin fassalnâhu alâ ilm |
| 145 | Ve ketebnâ lehû fi'l-elvâhı min külli şey'in mev'ızaten ve tafsîlen li-külli şey' |
| 174 | Ve kezâlike nufassılü'l-âyâti ve leallehüm yerciûn |
Dört geçişin üçü bu kitap, biri Mûsâ'ya verilen levhalar için. Yani sûre aynı fiili iki kitaba da nispet ediyor. Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum.
عَلَىٰ عِلْمٍ — "bir bilgi üzere". Edat alâ: ayrıntılandırma işleminin dayandığı zemin bildiriliyor. Ve bu, altıncı-yedinci ayetlerdeki fe-le-nekussanne aleyhim bi-ilmin ile aynı kelimedir. Sûre, hem anlatmayı hem ayrıntılandırmayı aynı kelimeye bağlıyor.
أ-و-ل kökü: bir şeyin döndüğü yer, vardığı son. Âle ileyhi — ona döndü, ona vardı. Te'vîl, bir sözün ya da olayın sonunda çıktığı yerdir — yani haberin gerçekleşmiş hâli.
Bu, kelimenin sonradan kazandığı "yorum" anlamından farklıdır ve burada ayetin kendisi hangisini kastettiğini söylüyor: yevme ye'tî te'vîlühû — te'vîl "geliyor". Gelen şey bir yorum değil, bir olaydır.
| # | Talep | Ne isteniyor |
|---|---|---|
| 1 | Hel lenâ min şüfeâe fe-yeşfeû lenâ | Aracı — hükmün dışarıdan hafifletilmesi |
| 2 | Ev nüraddü fe-na'mele ğayre'llezî künnâ na'mel | Geri dönüş — işin baştan yapılması |
Ve iki talebin sırası kaydedilmeye değer: önce aracı, sonra kendi eli. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir; dayanağı sıradır: ilk akla gelen, kendi yaptığını düzeltmek değil, birinin araya girmesidir.
Bu ikinci talep Kur'an'da başka yerlerde de kaydedilir ve her seferinde karşılıksız kalır (En'âm 6/27-28; Mü'minûn 23/99-100 — Mü'minûn'de işlendi). Oraya dayanıyorum.