وَنَادَىٰٓ أَصْحَٰبُ ٱلنَّارِ أَصْحَٰبَ ٱلْجَنَّةِ أَنْ أَفِيضُوا۟ عَلَيْنَا مِنَ ٱلْمَآءِ أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ ٱللَّهُ قَالُوٓا۟ إِنَّ ٱللَّهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى ٱلْكَٰفِرِينَ · ٱلَّذِينَ ٱتَّخَذُوا۟ دِينَهُمْ لَهْوًا وَلَعِبًا وَغَرَّتْهُمُ ٱلْحَيَوٰةُ ٱلدُّنْيَا فَٱلْيَوْمَ نَنسَىٰهُمْ كَمَا نَسُوا۟ لِقَآءَ يَوْمِهِمْ هَٰذَا
Ve nâdâ ashâbü'n-nâri ashâbe'l-cenneti en efîdû aleynâ mine'l-mâi ev mimmâ razakakümüllâh, kālû innallâhe harramehümâ ale'l-kâfirîn · Ellezîne'ttehazû dînehüm lehven ve leiben ve ğarrathümü'l-hayâtü'd-dünyâ, fe'l-yevme nensâhüm kemâ nesû likāe yevmihim hâzâ ve mâ kânû bi-âyâtinâ yechadûn
"Ateş ehli, cennet ehline seslenir: 'Sudan ya da Allah'ın size verdiği rızıktan bize de akıtın.' Onlar da: 'Allah bu ikisini kâfirlere haram kıldı' derler. · Onlar ki dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler, dünya hayatı da onları aldattı. İşte bugün biz de onları unutuyoruz — tıpkı onların bu günle karşılaşmayı unuttukları ve âyetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi."
Bu bölümde nidâ (seslenme) dört kez geçiyor ve dördü de ayrı bir yönden geliyor. Bu, sayılabilir bir veridir:
| # | Ayet | Seslenen | Muhatap | Ne söyleniyor |
|---|---|---|---|---|
| 1 | 44 | Cennet ehli | Ateş ehli | Kad vecednâ mâ veadenâ rabbünâ hakkā — doğrulama sorusu |
| 2 | 46 | A'râf ehli | Cennet ehli | Selâmün aleyküm — selâm |
| 3 | 48 | A'râf ehli | Kibirlenenler | Mâ ağnâ anküm cem'uküm — hesap sorusu |
| 4 | 50 | Ateş ehli | Cennet ehli | Efîdû aleynâ — istek |
Dört sesleniş, üç ayrı taraf. Ve dizinin yönü kaydedilmeye değer: ilk üçü yukarıdan aşağı ya da yandan, dördüncüsü aşağıdan yukarı.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir; dayanağı dört ayetin özneleridir: bölüm boyunca konuşma tek yönlü değil. Ama tek bir şey hiç değişmiyor: hiçbir seslenişte muhatap, seslenenin istediğini vermiyor. Kırk dördüncü ayette cevap "evet" ama ardından lânet geliyor; ellinci ayette cevap doğrudan bir ret.
ف-ي-ض kökü: bir kabın dolup taşması, taşan şeyin akması. Fâda'l-mâü — su taştı. Efâda (IV. bâb) — taşırmak, akıtmak, dökmek.
Kelimenin seçimi kaydedilmeye değer ve bu bir dizim gözlemidir: istenen şey "verin" (a'tûnâ) değil, "akıtın"dır. Yani istek, verilecek şeyin bol olduğu varsayımına dayanıyor — taşan bir şeyden bir miktar isteniyor.
Ve aynı kök Kur'an'da hac bahsinde de kullanılır (sümme efîdû min haysü efâda'n-nâs — Bakara 2/199) — orada insanların bir yerden akıp gelmesi anlatılır. Kökün resmi ikisinde de aynı: bir kütlenin akması.
Cevabın kuruluşu kaydedilmelidir: cennet ehli "vermeyiz" demiyor. Cümlenin öznesi kendileri değil: innallâhe harramehümâ — haram kılan Allah'tır.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: ret, kişisel bir tutum olarak değil, bir hüküm bildirimi olarak veriliyor. Ve bu, kırk üçüncü ayetle uyumludur: orada cennet ehlinin göğsünden ğıll (kin) çıkarılmıştı. Kin çıkarılmış bir topluluğun ağzında ret, ancak böyle kurulabilir.
İki kelimenin farkı dilcilerce şöyle verilir: la'ib kendi başına amaçsız bir uğraş, lehv ise insanı asıl işinden alıkoyan şeydir. Yani biri işin kendisine, öteki sonucuna bakar.
Ve dizim kaydedilmelidir: ittehazû dînehüm lehven ve leibâ — terkedilen şey din değil, dinin kendisi oyuna çevrilmiş.
| Kurulabilirdi | Kurulan |
|---|---|
| Terekû dînehüm — dinlerini bıraktılar | İttehazû dînehüm lehven ve leibâ — dinlerini oyun edindiler |
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir; dayanağı fiilin nesnesidir: ayet, dinin terkedilmesini değil, elde tutulup içinin boşaltılmasını anlatıyor. Din yerinde duruyor; işlevi değişmiş.
Ve bu, Bakara'de birçok yerde kaydedilen örüntünün aynısıdır: biçim korunuyor, işlev boşaltılıyor. Oraya dayanıyorum.
Aynı terkip A'râf'ta bir kez daha, otuz birinci ayette işlenen zînet bahsiyle karşılaştırılabilir: orada helâl kılınmış şeyin haram sayılması, burada ciddi olan şeyin oyuna çevrilmesi. İki yanlış, ters yönlerde.
Ve fiilin Allah'a nispetinde bir tenzih kaydı gerekir. Bu kayıt Tevbe 9/67'de (nesullâhe fe-nesiyehüm) konmuştu ve oraya dayanıyorum: Kur'an'ın kendisi ve mâ kâne rabbüke nesiyyâ (Meryem 19/64) der. Bu yüzden buradaki nensâhüm, dilcilerin ve müfessirlerin ortak kaydına göre kökün ikinci anlamıyla — terk etme, ilgilenmeme, hesaba katmama — açıklanır. Tekrarlamıyorum.
Buraya ait olan, unutulan şeyin adıdır: likāe yevmihim hâzâ — "bu günleriyle karşılaşmayı". Yani unutulan şey bir bilgi değil, bir randevudur.