رَّبِّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا ٱلرَّحْمَٰنِ ۖ لَا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًا
Rabbi's-semâvâti ve'l-ardı ve mâ beynehüme'r-Rahmân · Lâ yemlikûne minhü hıtâbâ "Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi — Rahmân. O'na hitap etmeye güçleri yetmez."
رَّبِّ mecrûrdur ve bir önceki ayetteki رَّبِّكَ kelimesinin sıfatı ya da bedelidir. Yani: "Rabbinden — göklerin ve yerin Rabbinden."
Bir kıraat farkı nakledilir: kelime merfû okunduğunda cümle yeni başlar ("Göklerin ve yerin Rabbi O'dur"). Anlamda esaslı bir değişiklik olmuyor. İmam adı vermiyorum.
Bir önceki ayette "Rabbin" denmişti — yani tek bir kişiyle ilişkili. Bu ayet aynı ismi alıp kapsamını açıyor: göklerin, yerin ve arasındakilerin Rabbi.
Bu, Fâtiha bölümünde رَبِّ ٱلْعَٰلَمِين için kaydedilen tespitin bir başka biçimidir. Orada şu belirtilmişti: "Rabbü'l-âlemîn" ifadesi parçalanmış rablik tablosuna karşı bir bütünlük iddiasıdır; ve bu iddianın siyasî bir tarafı vardır — Firavun kendisini "en yüce rabbiniz" ilan etmişti (Nâziât 79/24).
Nebe' sûresinde bu genişletmenin işlevi başkadır ve siyaka bağlıdır: sûre boyunca sayılan her şey (yeryüzü, dağ, gece, gündüz, gök, güneş, bulut) bu tamlamanın içine giriyor. "Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin" ifadesi, altıncı-on altıncı ayetlerdeki tablonun tamamını tek ifadeyle topluyor.
Nebe' sûresi, Kur'an'ın en sert azap sahnelerinden birini içeriyor: kaynar su, irin, çağlar boyu kalış, "size azaptan başkasını artırmayacağız."
Ve sûrenin sonuna doğru, hükmün sahibi anılırken kullanılan isim Rahmândır. Üstelik iki kez: otuz yedinci ve otuz sekizinci ayetlerde.
Kur'an'da bu, sık görülen bir tercihtir ve bir şey söyler: hükmü veren merci, merhametin kaynağıyla aynı mercidir. Ceza, merhametin karşıtı bir sıfattan gelmiyor.
Fâtiha bölümünde kaydedilen sıralama da bunu gösteriyordu: Rahmân, Rahîm isimlerinden hemen sonra Mâliki yevmi'd-dîn (hesap gününün sahibi) geliyordu. Aynı düzen burada tekrarlanıyor.
Bir gözlem: bu isim sûrede ilk kez otuz yedinci ayette geçiyor — yani her iki grubun akıbeti anlatıldıktan sonra. Sûrenin bütününde Allah'ın adı geçmiyor; sadece "biz" zamiri (ceanâ, halaknâ, beneynâ, enzelnâ, ahsaynâ) ve son bölümde Rabb ile Rahmân var.
مِلْك — Kök: م-ل-ك. Sahip olmak, güç yetirmek. لَا يَمْلِكُونَ — "sahip değillerdir, güçleri yetmez."
Arapçada bu fiil bir şeye yetki sahibi olmayı bildirir. Kur'an'da yaygındır: "Kendilerine ne zarar ne fayda verme gücüne sahiptirler" (Furkân 25/3).
خِطَاب — Kök: خ-ط-ب. خَاطَبَ — hitap etti, karşılıklı konuştu. خُطْبَة — hutbe. خِطْبَة — dünür olma, evlilik talebi.
Kökün altındaki fikir: birine yönelerek söz söylemek. Sıradan konuşma değil; muhataba dönerek, ona seslenerek konuşmak.
| Görüş | İzah |
|---|---|
| İnsanlar | O gün kimse Allah'a söz söyleyemez |
| Gökler ve yer ehli | Bir önceki cümlede sayılanlar; melekler dahil |
| Melekler ve insanlar birlikte | Bir sonraki ayet melekleri anıyor; ikisi birleştirilir |
Üçüncü görüş, siyakla en uyumlu olanıdır: bir sonraki ayet melekleri ve ruhu anacak ve onların da konuşamayacağını söyleyecek.
- "O'ndan bir hitap [alma gücüne sahip değiller]" — yani O'nun kendilerine konuşmasını sağlayamazlar.
- "O'na yönelik bir hitap [yapma gücüne sahip değiller]" — yani O'na söz söyleyemezler.
Sûre boyunca çok konuşuldu. Birinci ayette insanlar birbirine soruyordu; üçüncü ayette ihtilaf ediyorlardı; otuz beşinci ayette boş sözden ve yalandan söz edildi.
| Ayet | Söz durumu |
|---|---|
| 1 | Birbirlerine soruyorlar |
| 3 | İhtilaf ediyorlar |
| 4-5 | "Bilecekler" — cevap verilmiyor |
| 28 | Yalanladılar |
| 30 | "Tadın" — tek yönlü emir |
| 35 | Boş söz ve yalan yok |
| 37 | Hitap edemezler |
| 38 | Ancak izin verilen konuşur |
| 40 | Kâfir konuşur: "Keşke toprak olsaydım" |