إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ لَهُمْ جَنَّٰتٌ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَٰرُ ۚ ذَٰلِكَ ٱلْفَوْزُ ٱلْكَبِيرُ
İnne'llezîne âmenû ve amilu's-sâlihâti lehüm cennâtün tecrî min tahtihe'l-enhâr; zâlike'l-fevzü'l-kebîr "İman edip salih ameller işleyenler için, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur."
| 10. ayet | 11. ayet | |
|---|---|---|
| Açılış | إِنَّ ٱلَّذِينَ فَتَنُوا۟ | إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ |
| Kimler | Fitneye sokanlar | İman edip salih amel işleyenler |
| Karşılık | لَهُمْ عَذَابُ … | لَهُمْ جَنَّٰتٌ … |
| Kapanış | İki azap | el-fevzü'l-kebîr |
Aynı kalıp, ters yön. Bu, Kur'an'ın hüküm bildirirken sık kullandığı bir yapıdır ve Kâria bölümündeki fe-emmâ … ve emmâ kalıbının bir başka biçimidir.
Sûre boyunca hiçbir yerde "onları ateşten çıkardık" ya da "zalimleri helâk ettik" denmez. Fîl sûresinde ordunun dağıtıldığı anlatılır; burada öyle bir cümle yoktur.
Bu, sûrenin en zor tarafıdır ve yumuşatılmamalıdır. Kur'an burada şunu söylüyor: zulme uğrayan bazen kurtulmaz. Karşılık vardır, ama karşılığın yeri burası değildir.
Kök: ف-و-ز. Kurtulmak, murada ermek, istediğini elde etmek. Fâze — kazandı, kurtuldu; mefâze — kurtuluş yeri; ve ilginç biçimde çölde susuz, tehlikeli geçit için de mefâze denir (uğurlu sayılsın diye tersinden adlandırma).
Kelimenin merkezinde tehlikeden çıkıp istenene ulaşmak var: sadece kazanmak değil, kurtularak kazanmak.
Kur'an'da fevz genellikle "azîm" (büyük, ulu) ya da "mübîn" (apaçık) sıfatlarıyla anılır. Burada كَبِير (kebîr) ile nitelenmesi dikkat çekicidir. Bu sıfatın Kur'an'da fevz ile birlikte yalnızca burada geçip geçmediği konusunda kesin konuşmuyorum; ama dizilişin alışılmışın dışında olduğunu kaydediyorum.
Ve fevz kelimesinin seçimi, sûrenin bağlamında ayrıca anlamlıdır: kökün içinde kurtulma fikri var. Sûre dünyada kurtulmayan insanlardan söz ediyor ve onlara verilen şeyi fevz — kurtuluş — diye adlandırıyor.