وَلَئِنْ أَذَقْنَا ٱلْإِنسَٰنَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَٰهَا مِنْهُ إِنَّهُۥ لَيَـُٔوسٌ كَفُورٌ · وَلَئِنْ أَذَقْنَٰهُ نَعْمَآءَ بَعْدَ ضَرَّآءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ ٱلسَّيِّـَٔاتُ عَنِّىٓ إِنَّهُۥ لَفَرِحٌ فَخُورٌ · إِلَّا ٱلَّذِينَ صَبَرُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ أُو۟لَٰٓئِكَ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ
Ve le-in ezakne'l-insâne minnâ rahmeten sümme neza'nâhâ minhü innehû le-yeûsün kefûr · Ve le-in ezaknâhü na'mâe ba'de darrâe messethü le-yekūlenne zehebe's-seyyiâtü annî innehû le-ferihun fehûr · İlle'llezîne saberû ve amilü's-sâlihâti ülâike lehüm mağfiratün ve ecrun kebîr
"İnsana katımızdan bir rahmet tattırıp sonra onu ondan çekip alsak, mutlaka umutsuz ve nankör olur. · Kendisine dokunan bir sıkıntının ardından ona bir nimet tattırsak, mutlaka 'Kötülükler benden gitti' der; o şımarık ve övüngendir. · Sabredip iyi işler yapanlar başka: onlar için bağışlanma ve büyük bir karşılık vardır."
| Ayet | Durum | Tepki | Sıfat çifti |
|---|---|---|---|
| 9 | Rahmet → çekilme | Umut kesmek | Yeûs + kefûr |
| 10 | Sıkıntı → nimet | Sahiplenmek | Ferih + fehûr |
Ve dört sıfat da geçici bir hâli değil yerleşmiş bir tavrı bildiren kalıplardadır (fa'ûl ve fa'il): yani arızî bir hâl değil, yerleşmiş bir tavır bildiriyorlar.
ك-ف-ر kökü: örtmek. Kefûr — çok nankör, yani gördüğü iyiliğin üstünü örten. Kökün "örtme" çekirdeği dizinde birçok yerde işlendi.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: dokuzuncu ayette iki sıfat aynı olaya iki yönden bakıyor. Yeûs geleceğe bakar (bir daha gelmeyecek), kefûr geçmişe (zaten gelmemişti).
ف-ر-ح kökü: sevinmek; ve şımarmak. Kelime Kur'an'da hem olumlu hem olumsuz kullanılır; olumsuz kullanımında ferih, sevincin ölçüyü kaçırmasıdır. Kök Kasas 28/76'da (lâ tefrah innallâhe lâ yühıbbü'l-ferihîn) işlendi.
Kişi "Allah kötülükleri benden giderdi" demiyor. "Kötülükler benden gitti" diyor. Fiil lâzımdır (geçişsiz) ve fâili es-seyyiâttır; cümlede bir özne yok.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı fiilin geçişsiz kuruluşudur: sıkıntının gitmesi, kendiliğinden olmuş gibi anlatılıyor. Ve bir sonraki sıfat (fehûr — övüngen) bu boşluğu dolduruyor: özne yerine kişinin kendisi geçiyor.
Ve karşıtı sûrede vardır: Hûd'un kavmine söylediği yürsili's-semâe aleyküm midrârâ (52) cümlesinde fâil açıktır.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum ve dayanağı iki ayetin içeriğidir: dokuzuncu ayetteki hata kayıpta yapılıyordu, onuncudaki kazançta. İstisnanın birinci şartı (sabır) kayba, ikincisi (amel) kazanca karşılık geliyor. Bu bir izahtır, bir hüküm değil.
Ve sabır kelimesi sûrenin omurgasında geri dönecek: kırk dokuzuncu ayette Peygamber'e fasbir denecek, yüz on beşinci ayette va'sbir denecek.