وَبَرَزُوا۟ لِلَّهِ جَمِيعًا فَقَالَ ٱلضُّعَفَٰٓؤُا۟ لِلَّذِينَ ٱسْتَكْبَرُوٓا۟ إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ أَنتُم مُّغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ ٱللَّهِ مِن شَىْءٍ ۚ قَالُوا۟ لَوْ هَدَىٰنَا ٱللَّهُ لَهَدَيْنَٰكُمْ ۖ سَوَآءٌ عَلَيْنَآ أَجَزِعْنَآ أَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِن مَّحِيصٍ
Ve berazû lillâhi cemîan fe-kāle'd-duafâü li'llezîne'stekberû innâ künnâ leküm tebean fe-hel entüm muğnûne annâ min azâbillâhi min şey' · Kālû lev hedânallâhu le-hedeynâküm · Sevâün aleynâ ecezi'nâ em sabernâ mâ lenâ min mahîs
"Hepsi Allah'ın huzuruna çıkarlar. Zayıflar, büyüklük taslamış olanlara der ki: 'Biz size uymuştuk; şimdi Allah'ın azabından bir şeyi bizden savabilir misiniz?' Derler ki: 'Allah bize yol gösterseydi biz de size gösterirdik. Şimdi sızlansak da sabretsek de bizim için birdir; kaçacak yerimiz yok.'"
ب-ر-ز kökü: açık alana çıkmak, gizlendiği yerden meydana çıkmak. Berâz — açıklık, boş arazi. Aynı kökten bâriz (belirgin) ve mübâreze (meydana çıkıp teke tek dövüşme).
Ve fiil mâzî (geçmiş) kipinde geliyor, oysa anlatılan olay gelecektedir. Arapçada bu, gerçekleşmesi kesin olan geleceği geçmiş kipiyle anlatma üslûbudur ve dizinde birkaç yerde işlendi (Tekvîr ve Hâkka'de kıyamet sahnelerinde aynı kullanım kaydedildi). Oraya dayanıyorum.
Fiil sûrede iki kez geçecek: burada ve 48. ayette (ve berazû lillâhi'l-Vâhidi'l-Kahhâr). İki geçiş arasında bir fark var:
| Ayet | İfade | Kime çıkılıyor |
|---|---|---|
| 21 | Ve berazû lillâhi cemîâ | Allah'a — hepsi birden |
| 48 | Ve berazû lillâhi'l-Vâhidi'l-Kahhâr | Tek ve mutlak hâkim olana |
Birinci geçişte vurgu çıkanlarda (cemîan — hepsi), ikincisinde çıkılanda (iki isim). Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır.
Tebe', tâbi'in çoğulu olabileceği gibi masdar da olabilir; masdar sayıldığında "biz size uymaktan ibarettik" gibi daha ağır bir anlam çıkar. Dilciler iki ihtimali de kaydeder.
Ve zayıfların sorusu kaydedilmeye değer: kurtuluş istemiyorlar. Hel entüm muğnûne annâ min azâbillâhi min şey' — "bir şeyi" — en küçük bir kısmını.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: talep en aza indirilmiş hâlde bile karşılıksız kalıyor. Ve min şey' öncesindeki ikinci min (teb'îz) bu küçültmeyi dilin kendisiyle yapıyor.
Cevap bir lev (gerçekleşmemiş şart) cümlesidir. Yani büyüklük taslayanlar, kendi durumlarını bir mazeret olarak değil, bir tespit olarak ortaya koyuyorlar: yol gösterilmedi, biz de gösteremedik.
Kaydedilmesi gereken şey şudur ve bunu bir gözlem olarak veriyorum: ayet bu cevaba bir karşılık vermiyor. Ne doğruluyor ne yalanlıyor; cümle olduğu gibi bırakılıyor ve hemen ardından şeytanın konuşması geliyor — orada aynı mesele bir kez daha, ama sorumluluğun yeri açıkça belirtilerek ele alınacak (22. ayet: fe-lâ telûmûnî ve lûmû enfüseküm).
ج-ز-ع kökü: bir şeyin ortadan ikiye ayrılması; ve buradan sabrın kırılması, tahammülün kopması. Dilciler ceza'ı sabrın karşıtı olarak tarif eder: sızlanma, feryat.
Cümlenin kuruluşu kaydedilmelidir: sevâün aleynâ — "ikisi de bizim için birdir." Yani sabır burada bir fayda vaadi olmaksızın anılıyor. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: sabrın değeri, sonucu değiştirebildiği yerdedir; sonucun kapandığı yerde iki tutum da aynı yere çıkıyor — ve ayet bunu onların ağzından söyletiyor.