وَقَالَ مُوسَىٰٓ إِن تَكْفُرُوٓا۟ أَنتُمْ وَمَن فِى ٱلْأَرْضِ جَمِيعًا فَإِنَّ ٱللَّهَ لَغَنِىٌّ حَمِيدٌ
"Mûsâ dedi ki: 'Siz ve yeryüzündekilerin hepsi nankörlük etseniz, bilin ki Allah zengindir, övgüye lâyıktır.'"
Yedinci ayette şart bir topluluğa yönelikti (le-in kefertüm). Sekizinci ayette aynı şart, kapsamı sonuna kadar açılarak tekrarlanıyor: entüm ve men fi'l-ardı cemîan — "siz ve yeryüzündekilerin hepsi."
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: ayet bir varsayımı en uç noktasına götürüyor. Ve uç noktada bile sonuç değişmiyor.
غ-ن-ي kökü: ihtiyaçsızlık, yetmeklik. Ğınâ — zenginlik; ama kökün çekirdeği bir şeye muhtaç olmamadır. Ğaniye ani'ş-şey' — ondan müstağni oldu.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki ismin bir arada gelmesidir: ğanî tek başına gelseydi cümle "O'nun size ihtiyacı yok" demekle kalırdı — bir kayıtsızlık bildirimi. Hamîd eklendiğinde anlam değişiyor: övgüye lâyık olması, övenlerin bulunmasına bağlı değil. Yani ihtiyaçsızlık soğukluk olarak değil, övgünün kaynağının dışarıda olmaması olarak veriliyor.
Ve bu iki isim sûrenin birinci ayetiyle bağlanıyor: orada el-Azîzü'l-Hamîd vardı. Aynı isim, iki ayrı çiftte.