يَوْمَ نَدْعُوا۟ كُلَّ أُنَاسٍۭ بِإِمَٰمِهِمْ
Yevme ned'û külle ünâsin bi-imâmihim, fe-men ûtiye kitâbehû bi-yemînihî fe-ülâike yakraûne kitâbehüm ve lâ yuzlemûne fetîlâ · Ve men kâne fî hâzihî a'mâ fe-hüve fi'l-âhırati a'mâ ve edallü sebîlâ
"O gün, her topluluğu önderiyle birlikte çağırırız. Kimin kitabı sağından verilirse, işte onlar kitaplarını okurlar ve kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar. Kim bu dünyada kör olursa, âhirette de kördür ve yolca daha da sapkındır."
| Okuma | İmâm ne |
|---|---|
| 1 | Önder — uydukları kişi |
| 2 | Kitap — amel defteri (ayetin devamı kitaptan söz ediyor) |
| 3 | Peygamberleri — kendilerine gönderilen elçi |
İkinci okumanın metin içi dayanağı kaydedilebilir ve bir dayanak olarak veriyorum, tercih olarak değil: cümlenin devamı doğrudan kitaba geçiyor (fe-men ûtiye kitâbehû).
إمام kelimesi Kasas 28/5 ve 28/41'de işlendi ve orada aynı kelimenin iki zıt yönde kullanıldığı tablolanmıştı: güçsüzlerin önder kılınması / ateşe çağıran önderler. Ve Furkān 25/74'te bir dua içinde geçmişti. Oraya dayanıyorum.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: üç sûre birlikte okunduğunda, kelimenin kendi başına bir değer bildirmediği görünüyor — Kasas'ta bu açıkça tablolanmıştı. İsrâ'da ise kelime bir tasnif ölçüsü olarak kullanılıyor: kim kimin arkasındaydı.
ف-ت-ل kökü: bükmek, kıvırmak. Fetîl, dilcilerce hurma çekirdeğinin yarığındaki ince iplikçik olarak açıklanır.
Bunu bir dil gözlemi olarak kaydediyorum: kelime, Arapçada en küçük ve en değersiz şeyi anlatmak için kullanılan ölçülerden biridir. Ayet, haksızlığın yokluğunu bu en küçük birimle ölçüyor.
Kur'an aynı aileden başka kelimeler de kullanır ve dilciler üçünü birlikte anar: fetîl (çekirdeğin yarığındaki iplikçik), nakīr (çekirdeğin üstündeki çukurcuk), kıtmîr (çekirdeğin zarı). Üçü de hurma çekirdeğinden alınmıştır ve üçü de "hiç denecek kadar az" için kullanılır. Bunu dilcilerin kurduğu bir aile olarak aktarıyorum.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı ayetin son cümlesidir: ayet iki körlüğü eşitlemiyor. Üçüncü bir ifade ekliyor: ve edallü sebîlâ — "ve yolca daha sapkın."
Yani ikinci körlük birincisinin aynısı değil, bir derece ötesi. Ve karşılaştırma, körlüğün kendisi üzerinden değil yol üzerinden yapılıyor.
Ve Furkān 25/44'te aynı ifade (bel hüm edallü sebîlâ) geçmişti — orada hayvanlarla karşılaştırma vardı ve orada kaydedilmişti: hayvanın bir yolu yoktur ki sapsın; karşılaştırma, verilen imkânın kullanılmamasına bakıyor. Oraya dayanıyorum.
STYLE gereği bir kayıt: buradaki a'mâ, fiziksel körlük değil; ayetin kendisi bunu belirtiyor — fî hâzihî (bu dünyada) ve fi'l-âhıra (âhirette) karşıtlığı, kavrayışla ilgili bir hâli tarif ediyor. Bu ayetten hiçbir engellilik hâli hakkında hüküm çıkarılmaz.