2/31-33 — İsimler
"Âdem'e bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere sundu ve 'Doğru söylüyorsanız, bunların isimlerini bana bildirin' dedi. 'Seni tenzih ederiz, bize öğrettiğinden başka bilgimiz yok' dediler."
Dikkat edin: Âdem'in melekler karşısındaki konumu ibadetle kurulmuyor. Kurulamazdı da — melekler zaten kesintisiz ibadet ediyorlar ve bunu kendileri söylüyorlar.
Ne kastedildiği tartışılmıştır: eşyanın adları, dil yetisinin kendisi, varlıkların hakikatleri, ya da Allah'ın isimleri. Çoğunluğun tercihi ilk ikisidir — eşyanın adları ve onları adlandırma kapasitesi.
Bir şeye ad vermek şunları gerektirir: o şeyi çevresinden ayırt etmek; benzerlerini bir kategoride toplamak; kategoriyi bir sese bağlamak; ve o sesi, nesne ortada yokken kullanabilmek. Son madde belirleyicidir — orada olmayan hakkında konuşabilmek. Geçmiş, gelecek, soyut kavramlar, olmayan şeyler, olabilecek şeyler: hepsi bu kapasiteye dayanır.
Dil üzerine çalışan modern araştırmaların insanı diğer canlılardan ayırırken işaret ettiği yer de burasıdır: birçok hayvan iletişim kurar, ama sınırsız sayıda yeni cümle üretmek ve mevcut olmayana gönderme yapmak insana özgü görünmektedir. Ayetin insanın ayırt edici vasfı olarak tam bu yetiyi seçmesi, dikkat çekicidir.
Bunu bir mucize iddiası olarak yazmıyorum — ayet dilbilim yapmıyor. Sadece şunu söylüyorum: insanı tanımlamak için seçilebilecek onlarca özellik varken (güç, akıl, duygu, ibadet), seçilen şey adlandırmadır ve bu isabetli bir seçimdir.
Bu cümle, iki varlık türü arasındaki asıl farkı ortaya koyuyor. Meleklerin bilgisi verili ve kapalıdır: ne kadar verildiyse o kadar. İnsanın bilgisi ise açık uçludur: öğrenebilir, yanılabilir, düzeltebilir, biriktirebilir.
Bu açıklık bir üstünlük olduğu kadar bir risktir de. Öğrenebilen varlık yanlış da öğrenebilir; biriktirebilen varlık yanlışı da biriktirir. Meleklerin endişesi ile insanın üstünlüğü, aynı kapasitenin iki sonucudur.