وَلَقَدْ ءَاتَيْنَآ إِبْرَٰهِيمَ رُشْدَهُۥ مِن قَبْلُ وَكُنَّا بِهِۦ عَٰلِمِينَ · إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِۦ مَا هَٰذِهِ ٱلتَّمَاثِيلُ ٱلَّتِىٓ أَنتُمْ لَهَا عَٰكِفُونَ · قَالُوا۟ وَجَدْنَآ ءَابَآءَنَا لَهَا عَٰبِدِينَ · قَالَ لَقَدْ كُنتُمْ أَنتُمْ وَءَابَآؤُكُمْ فِى ضَلَٰلٍ مُّبِينٍ
Ve lekad âteynâ İbrâhîme ruşdehû min kablü ve künnâ bihî âlimîn · İz kāle li-ebîhi ve kavmihî mâ hâzihi't-temâsîlü'lletî entüm lehâ âkifûn · Kālû vecednâ âbâenâ lehâ âbidîn · Kāle lekad küntüm entüm ve âbâüküm fî dalâlin mübîn
"Andolsun, daha önce İbrâhim'e de doğruyu bulma yeteneğini vermiştik; biz onu biliyorduk. · Hani babasına ve kavmine: 'Şu karşısında durup durduğunuz heykeller de nedir?' demişti. · 'Babalarımızı bunlara tapar bulduk' dediler. · 'Andolsun, siz de babalarınız da apaçık bir sapkınlık içindesiniz' dedi."
Ve dizim nüktesi kaydedilmelidir: kelime zamirle tamlanmış — ruşdehû, "onun ruşdunu". Ruşden (belirsiz) değil.
Nahivcilerin izahı: izâfet burada ona yakışan, ona özgü olan anlamını verir. Yani verilen şey genel bir yetenek değil, ona ait olan pay.
| Görüş | Neden önce |
|---|---|
| 1 | Mûsâ ve Hârûn'dan önce — bir önceki ayette onlar anıldı |
| 2 | Peygamberliğinden önce — gençliğinde |
| 3 | Bu sûrede anlatılan olaylardan önce |
| Ayet | Kelime | Kim söylüyor |
|---|---|---|
| 52 | et-temâsîl — heykeller | İbrâhim |
| 57 | asnâmeküm — putlarınız | İbrâhim |
| 58 | cüzâzen — parçalar | Metin |
| 59 | bi-âlihetinâ — ilâhlarımız | Kavim |
| 62 | bi-âlihetinâ — ilâhlarımız | Kavim |
| 66 | mâ lâ yenfeuküm — size fayda vermeyen şey | İbrâhim |
İbrâhim, o nesneleri bir kez bile ilâh diye anmıyor. Kavim ise bir kez bile heykel ya da put demiyor.
Yani sahnedeki tartışma, daha ilk cümlede adlandırma üzerinden başlıyor. İbrâhim'in sorusu bir bilgi sorusu değildir: mâ hâzihi't-temâsîl — "bunlar nedir?" Soruyu sorarken cevabı zaten adla vermiş oluyor.
Temâsîl — م-ث-ل kökü, timsâlin çoğulu: bir şeyin benzeri, sureti, tasviri. Kelime, nesneyi bir şeyin kopyası olarak adlandırıyor — kendi başına bir şey olarak değil.
عَٰكِفُونَ — kök ع-ك-ف: bir şeyin başında ayrılmadan durmak, orada kalmak. İ'tikâf aynı köktendir. Ve fiilin resmi kaydedilmeye değer: ayet tapınmayı değil, başından ayrılmamayı anlatıyor. Yani eleştirilen şey, önce bir alışkanlık olarak tarif ediliyor.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: kavim, tapınmayı savunmuyor — devraldığını söylüyor. Ve İbrâhim'in cevabı tam da bu noktayı hedef alıyor: lekad küntüm entüm ve âbâüküm — "siz de babalarınız da". Yani zincirin devralınan ucu da hükmün içine alınıyor.