وَمَا جَعَلْنَٰهُمْ جَسَدًا لَّا يَأْكُلُونَ ٱلطَّعَامَ وَمَا كَانُوا۟ خَٰلِدِينَ · ثُمَّ صَدَقْنَٰهُمُ ٱلْوَعْدَ فَأَنجَيْنَٰهُمْ وَمَن نَّشَآءُ وَأَهْلَكْنَا ٱلْمُسْرِفِينَ
Ve mâ cealnâhüm ceseden lâ ye'külûne't-taâme ve mâ kânû hâlidîn · Sümme sadaknâhümü'l-va'de fe-enceynâhüm ve men neşâü ve ehlekne'l-müsrifîn
"Onları yemek yemeyen bedenler kılmadık; ölümsüz de değillerdi. · Sonra onlara verdiğimiz sözü doğru çıkardık: onları ve dilediklerimizi kurtardık, aşırı gidenleri helâk ettik."
Kelime tekildir (ceseden), oysa zamir çoğuldur (cealnâhüm). Nahivciler bunu cins ismi olarak açıklar: "beden cinsinden" — sayı bildirmiyor.
Cesed — ج-س-د kökü. Dilciler cesed ile cism arasında bir ayrım kaydeder: cesed, canlılık belirtisi olmayan gövde için kullanılır — Kur'an'da buzağı için ıclen ceseden lehû huvâr (A'râf 7/148; Tâhâ 20/88) geçtiği gibi. Yani kelime seçimi, itirazın istediği şeyin cansız bir görüntü olduğunu ima ediyor.
Bunu bir kelime gözlemi olarak kaydediyorum; ayetin bu ima üzerine bir hüküm kurduğu iddiasında değilim.
وَمَا كَانُوا۟ خَٰلِدِينَ — ve ikinci olumsuzlama. Bu cümle sûrenin otuz dördüncü ayetiyle birebir aynı konuya bakar: ve mâ cealnâ li-beşerin min kablike'l-huld. İki ayet arasında yirmi altı ayet var ve ikisi de aynı şeyi söylüyor. Sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır.
Sadaknâ — II. değil I. bâb, iki mef'ûl alıyor: "onlara sözü doğru çıkardık". ص-د-ق kökü: sözün gerçeğe uygun olması.
Ve dizim nüktesi kaydedilmelidir: cümle "sözümüzü tuttuk" demiyor. Sadaknâhümü'l-va'd — "onlara vaadi doğruladık". Yani doğrulanan şey sözdür, doğrulanan kişi elçidir.
وَمَن نَّشَآءُ — kurtarılanlar arasına bir grup daha ekleniyor ve adı verilmiyor. Ayet vermiyor; ben de vermiyorum.
ٱلْمُسْرِفِينَ — kök س-ر-ف: haddi aşmak, ölçüyü geçmek. Ve kelime seçimi kaydedilmeye değer: helâk edilenler kâfirûn ya da müşrikûn diye değil, ölçüyü aşanlar diye anılıyor. Sûrenin kırk yedinci ayetinde kurulacak olan mîzân sahnesi, aynı kavramın öteki yüzüdür. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum.