قَالُوا۟ لَئِن لَّمْ تَنتَهِ يَٰلُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلْمُخْرَجِينَ · قَالَ إِنِّى لِعَمَلِكُم مِّنَ ٱلْقَالِينَ · رَبِّ نَجِّنِى وَأَهْلِى مِمَّا يَعْمَلُونَ · فَنَجَّيْنَٰهُ وَأَهْلَهُۥٓ أَجْمَعِينَ · إِلَّا عَجُوزًا فِى ٱلْغَٰبِرِينَ · ثُمَّ دَمَّرْنَا ٱلْءَاخَرِينَ · وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَرًا ۖ فَسَآءَ مَطَرُ ٱلْمُنذَرِينَ · إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَءَايَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ · وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ
Kālû le-in lem tentehi yâ Lûtu le-tekûnenne mine'l-muhrecîn · Kāle innî li-amelikküm mine'l-kālîn · Rabbi neccinî ve ehlî mimmâ ya'melûn · Fe-necceynâhü ve ehlehû ecmaîn · İllâ acûzen fi'l-ğâbirîn · Sümme demmerne'l-âharîn · Ve emtarnâ aleyhim matarâ; fe-sâe mataru'l-münzerîn · İnne fî zâlike le-âyeten ve mâ kâne ekseruhüm mü'minîn · Ve inne rabbeke le-hüve'l-azîzü'r-rahîm
"Dediler ki: 'Ey Lût! Vazgeçmezsen mutlaka sürülenlerden olacaksın!' · Dedi ki: 'Ben sizin bu işinizden tiksinenlerdenim. · Rabbim! Beni ve ailemi bunların yaptıklarından kurtar.' · Biz de onu ve bütün ailesini kurtardık — · geride kalanlar arasındaki yaşlı kadın hariç. · Sonra ötekileri yerle bir ettik · ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür!' · Bunda elbette bir ayet vardır; ama onların çoğu inanmış değildi. · Ve şüphesiz senin Rabbin — evet O — azîzdir, rahîmdir."
Cümle yüz on altıncı ayetle birebir aynı yapıdadır ve tek kelime farkı vardır. Bu, 26/116-122 bölümünde tablolandı; tekrarlamıyorum.
Buraya eklenecek olan bir fark notudur: Nûh'a taşlanma (mercûmîn), Lût'a sürülme (muhrecîn) tehdit ediliyor.
| Ayet | İfade | Kim çıkarıyor / çıkarılıyor |
|---|---|---|
| 35 | Yürîdü en yuhriceküm min ardıküm | Fir'avn'ın iddiası |
| 57 | Fe-ahracnâhüm min cennâtin ve uyûn | Allah — Fir'avn kavmi |
| 167 | Le-tekûnenne mine'l-muhrecîn | Lût'un kavmi — tehdit |
Aynı kök (خ-ر-ج), üç ayrı sahne. Bu, metinden doğrulanabilir bir tekrardır. Ve üçünde de "yurttan çıkarma" bir güç gösterisi olarak kullanılıyor.
ق-ل-ي kökü: şiddetle sevmemek, tiksinmek, nefret etmek. Dilciler kelimenin sevginin tam karşıtı olduğunu kaydeder ve kalâ fiilinin bir başka anlamının kavurmak olduğunu belirtir (maklî — kavrulmuş); iki anlam arasındaki bağı "içi yanmak" resmiyle kurarlar.
Kelime bu kalıpta Kur'an'da yalnızca burada geçer. Kökün bir başka türevi Duhâ 93/3'te geçer: mâ vaddeake rabbüke ve mâ kalâ — "Rabbin seni ne bıraktı ne de darıldı" (Duhâ'de işlendi).
Nefretin nesnesi kişiler değil, ameldir. Ayet innî leküm mine'l-kālîn ("sizden tiksinenlerdenim") demiyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı harf-i cerdir (li-amelikküm): cümlede ayrım açıktır — fiil ile fâil ayrılıyor. Ve bu, STYLE'de kayıtlı ilkenin metindeki karşılığıdır: hüküm, kişilerin kendisine değil, tarif edilen fiile kuruluyor.
Ve bir sonraki ayet de aynı ayrımı sürdürüyor: neccinî ve ehlî mimmâ ya'melûn — "yaptıklarından kurtar", "onlardan kurtar" değil.
عَجُوز — yaşlı kadın. Kur'an burada bir isim vermiyor; Lût'un eşi olduğu Kur'an'ın başka yerlerinden anlaşılır (Hûd 11/81; Tahrîm 66/10 — Tahrîm'de işlendi).
غ-ب-ر kökü: geride kalmak, arta kalmak. Ğâbir — geride kalan, geçip gidenlerin ardından kalan. Kelime Kur'an'da bu olay için birkaç kez tekrarlanır (A'râf 7/83; Hicr 15/60; Neml 27/57).
Ve Tahrîm'de kaydedilen ilke buraya bağlanıyor: orada Nûh'un ve Lût'un eşleri örnek verilerek, yakınlığın kurtarıcı olmadığı işlenmişti. Oradaki kayda dayanıyorum.
Ve dizim nüktesi: istisna, kurtuluş cümlesinin hemen ardından geliyor ve ecmaîn ("hepsi") kelimesini sınırlıyor. Yani "hepsi" denip ardından bir kişi çıkarılıyor.
د-م-ر kökü: helâk etmek, yerle bir etmek. II. bâb (demmera) pekiştirir. Ve Sâffât 37/136'da aynı fiil aynı kavim için geçer: sümme demmerne'l-âharîn — birebir aynı cümle.
Bu, metinden doğrulanabilir bir örtüşmedir ve iki sûrenin Lût bölümlerini birbirine bağlıyor. Sâffât'de kaydedildiği gibi, orada Lût bölümü kapanış mührünü almamıştı; Şuarâ'da alıyor.
Fiil kendi kökünden bir masdarla pekiştirilmiş. Ve Arapçada bu yapı, sıfat aldığında niteler; burada sıfat sonraki cümlede geliyor: fe-sâe mataru'l-münzerîn — "uyarılanların yağmuru ne kötüdür."
Ve neyin yağdığı söylenmiyor. Kur'an başka yerde bunu belirtir (hıcâraten min siccîl — Hûd 11/82; Hicr 15/74). Şuarâ belirtmiyor. Bu, metinden doğrulanabilir bir farktır.
ٱلْمُنذَرِين — ism-i mef'ûl: uyarılmış olanlar. Yani cümle, azabın uyarısız gelmediğini kelimeyle kaydediyor. Ve bu, sûrenin iki yüz sekizinci ayetiyle bağlanacak: ve mâ ehleknâ min karyetin illâ lehâ münzirûn.
Bu, metinden doğrulanabilir bir örtüşmedir: burada uyarılanlar (edilgen), orada uyaranlar (etken) — aynı kök.
Sûrenin yedinci mührü. Kalıp 26/8-9'da işlendi.