28/76-82 — Kārûn
İnne Kārûne kâne min kavmi Mûsâ fe-beğâ aleyhim ve âteynâhü mine'l-künûzi mâ inne mefâtihahû le-tenûu bi'l-usbeti üli'l-kuvve
"Kārûn, Mûsâ'nın kavmindendi; onlara karşı azgınlık etti. Ona, anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazineler vermiştik."
Servetin büyüklüğü doğrudan söylenmiyor — bir ayrıntıyla veriliyor: mefâtihahû le-tenûu bi'l-usbeti üli'l-kuvve.
ن-و-أ kökü: ağırlık altında güçlükle doğrulmak, kalkarken zorlanmak. Yani ağır olan hazine değil — anahtarları.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: ölçü, en dolaylı yerden veriliyor. Ve okuyucu, hazinenin kendisini hayal etmek zorunda bırakılıyor.
Bu cümle Zümer 39/49'da neredeyse aynı kelimelerle geçti (innemâ ûtîtühû alâ ilm) ve orada işlendi: kaynağı unutmak ve sonra kaynağın kendisi olduğunu iddia etmek.
| Yer | İfade | Kim |
|---|---|---|
| Zümer 39/49 | İnnemâ ûtîtühû alâ ilm | Genel — bir insan tipi |
| Kasas 28/78 | İnnemâ ûtîtühû alâ ilmin indî | Kārûn — ve indî (bende) eklenmiş |
Kasas'ta bir kelime fazladır: indî. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: ek, iddiayı sahiplenmeyi bir kat daha artırıyor — bilgi yalnız sebep değil, kendisine ait bir sebep olarak anılıyor.
Ve helâkin biçimi kaydedilmeye değer: bihî ve bi-dârihî — kendisi ve evi. Yani gösterişin sergilendiği yer de birlikte anılıyor — nitekim 79. ayette fe-harace alâ kavmihî fî zînetih (süsü içinde çıktı) denmişti.
وَأَصْبَحَ ٱلَّذِينَ تَمَنَّوْا۟ مَكَانَهُۥ بِٱلْأَمْسِ يَقُولُونَ وَيْكَأَنَّ ٱللَّهَ يَبْسُطُ ٱلرِّزْقَ لِمَن يَشَآءُ (82) — "dün onun yerinde olmayı isteyenler, ertesi gün şöyle demeye başladılar…"
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: ayet, bir gün öncesinin isteğini ve bir gün sonrasının sözünü yan yana koyuyor. Ve arada değişen tek şey, olayın görülmüş olmasıdır.