زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ ٱلشَّهَوَٰتِ مِنَ ٱلنِّسَآءِ وَٱلْبَنِينَ وَٱلْقَنَٰطِيرِ ٱلْمُقَنطَرَةِ مِنَ ٱلذَّهَبِ وَٱلْفِضَّةِ وَٱلْخَيْلِ ٱلْمُسَوَّمَةِ وَٱلْأَنْعَٰمِ وَٱلْحَرْثِ
Züyyine li'n-nâsi hubbü'ş-şehevâti mine'n-nisâi ve'l-benîne ve'l-kanâtîri'l-mukantarati mine'z-zehebi ve'l-fıddati ve'l-hayli'l-müsevvemeti ve'l-en'âmi ve'l-hars, zâlike metâu'l-hayâti'd-dünyâ, vallâhu ındehû hüsnü'l-meâb
"İnsanlara, arzu edilen şeylerin sevgisi süslü gösterildi: kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, salma atlar, hayvanlar ve ekin. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir; asıl varılacak güzel yer Allah katındadır."
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum ve klasik tefsirlerde üzerinde durulmuştur: cümle süsleyeni adlandırmıyor. Bazı müfessirler bunu fıtrî bir eğilim olarak, bazıları şeytanın işi olarak okur. İkisi de nakledilir; tercih dayatmıyorum.
Ve cümlenin nesnesi kaydedilmelidir: süslü gösterilen şey sayılan nesneler değil, hubbü'ş-şehevât — onların sevgisidir. İki basamak var: nesne, ve nesneye duyulan sevgi. Ayet ikincisini konu ediyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı terkibin kendisidir: ayet sayılan şeylerin hiçbirini kötülemiyor — çocuk, mal, hayvan, ekin. Sonraki cümle bunu doğruluyor: zâlike metâu'l-hayâti'd-dünyâ — "bunlar dünya hayatının geçimliğidir." Metâ', kötü bir kelime değil; kullanılan, yararlanılan şey demektir. Konu edilen, bunların varlığı değil, insanla aralarındaki bağın türüdür.
ق-ن-ط-ر kökü. Kıntâr — büyük bir miktar; dilciler farklı ölçüler nakleder ve kesin bir miktar üzerinde birleşmezler. Bu tefsirde bir rakam vermiyorum.
Ve terkip kaydedilmeye değer: el-kanâtîru'l-mukantara — aynı kökten isim ve sıfat. Arapçada buna pekiştirme denir: "yığın yığın biriktirilmiş yığınlar."
Kelime sûrede bir kez daha, 75. ayette geçecek — orada bir emanet ölçüsü olarak: men in te'menhü bi-kıntârin yüeddihî ileyk. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır ve iki geçişin işi farklıdır:
| Ayet | Kıntâr ne yapıyor |
|---|---|
| 14 | Biriktirilen — sevgisi süslü gösterilen |
| 75 | Emanet edilen — geri verilip verilmediği ölçülen |
Kendi okumam olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir: sûre aynı büyük miktarı iki kez anıyor — bir kez sahiplenme, bir kez emanet olarak. Ve ikinci geçişte ölçülen şey malın miktarı değil, malı elinde tutanın davranışıdır.
| Okuma | Müsevveme ne |
|---|---|
| 1 | İşaretli — nişanlı, damgalı; değerli olduğu belli |
| 2 | Salma — otlağa bırakılmış, serbest |
On beşinci ayet listeye karşılık bir liste koyuyor (cennâtün tecrî min tahtihe'l-enhâr), ve on yedinci ayet beş vasıf sayıyor:
| Vasıf | Kelime |
|---|---|
| Sabreden | es-sâbirîn |
| Doğru olan | es-sâdıkîn |
| Boyun eğen | el-kānitîn |
| İnfak eden | el-münfikīn |
| Seherlerde bağışlanma dileyen | el-müstağfirîne bi'l-eshâr |
Beşinin dizimi kaydedilmelidir: beşi de ism-i fâildir — yani birer eylem değil, birer süreklilik bildiriyor. Arapçada ism-i fâil, işi yapmakta olanı ve o işle nitelenmiş olanı bildirir.
بِٱلْأَسْحَارِ — س-ح-ر kökü: seher, gecenin son parçası. Kelime Kamer 54/34'te (neccaynâhüm bi-seher) işlendi.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: beş vasfın dördü zamansızdır; sonuncusuna bir vakit ekleniyor. Ve o vakit, gündüzün en az görüldüğü vakittir. Liste, görünürlüğü olmayan bir fiille kapanıyor.
Ve on dördüncü ayetteki liste ile karşılaştırma yapılabilir — bunu kendi okumam olarak veriyorum: birinci liste sahip olunan şeyleri, ikinci liste yapılan şeyleri sayıyor. Birincisinde insan öznedir ama fiil yoktur (züyyine — meçhul); ikincisinde beş ism-i fâil vardır. Yani sûre, "sahip olma" ile "yapma" arasında bir ayrım kuruyor.