وَمَن كَفَرَ فَلَا يَحْزُنكَ كُفْرُهُۥٓ إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُم بِمَا عَمِلُوٓا۟ · نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلًا ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ إِلَىٰ عَذَابٍ غَلِيظٍ
"Kim inkâr ederse, onun inkârı seni üzmesin. Dönüşleri bizedir; yaptıklarını onlara haber vereceğiz… Onları biraz yararlandırırız, sonra ağır bir azaba sürükleriz."
فَلَا يَحْزُنكَ كُفْرُهُ — Bu sınır dizinde birkaç yerde işlendi ve her seferinde farklı bir kelimeyle:
| Yer | İfade |
|---|---|
| Fâtır 35/8 | Fe-lâ tezheb nefsüke aleyhim hasarât — kendini tüketme |
| Zümer 39/41 | Ve mâ ente aleyhim bi-vekîl — vekil değilsin |
| Kāf 50/45 | Ve mâ ente aleyhim bi-cebbâr — zorlayıcı değilsin |
| Ahkāf 46/35 | Belâğ — ulaştırmadır |
| Lokmân 31/23 | Fe-lâ yahzünke küfruh — üzülme |
Ve buradaki fark kaydedilmeye değer: ötekiler yetkiyi sınırlıyordu; bu ayet duyguyu konu ediyor. Huzn — içe kapanan üzüntü.
نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلًا ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ — idtırâr: kök ض-ر-ر, VIII. bâb: çaresiz bırakıp mecbur etmek.
İki fiil arasındaki karşıtlık kaydedilmelidir: nümettiuhüm (yararlandırırız) — serbestlik; nadtarruhüm (mecbur ederiz) — çaresizlik. Ve arada sümme var: aralık bildiren edat.